Gülü Seven

Hazret-i Niyâzî, müthiş bir hizâ çizgisi çekmiş:

“Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hakk”

Bilmelerimizi ve inanmalarımızı, tecrübelerimiz; tecrübelerimizi ise aczimiz, ihtiyâcımız, eksiğimiz tâyin ediyor olsa gerek. İnsanız, âciziz; üşüyoruz, acıkıyoruz, yoruluyoruz, bunalıyoruz, özlüyoruz, ayrılıyoruz… 

Eeee, dünyânın bin bir türlü hâli var!

İlk bakışta menfî görünen bu ve benzeri durumlar sâyesinde ilmimiz, fennimiz, sanatımız gelişiyor. Gelişiyor, dünyâ daha yaşanabilir bir yer oluyor.

İnsan olmaklığımızın getirdiği acziyet, eksiklik, ihtiyâç gibi dezavantajlar da avantajımız olup çıkıyor. Biliyor, biliniyoruz. 

Teknik gelişimimiz bir yana; meselâ ya Fuzûlî olmasaydı?  

Neûzübillâh!

Yelkenimizi doldurduğumuz rüzgâr, istikâmetimizi ve âkıbetimizi belirliyor. Belirliyor belirlemesine de başımıza gelenlerden yine de şikâyet ediyoruz. Gülü seven sadece dikenine katlanmaz hem, gülün güzelliklerini de kabullenmiş olur. İncitmeden hatırını hoş tutabilene aşk olsun! 

Teveccühümüz ne tarafa ise mâcerâmız da o tarafta cereyân ediyor. Yüzümüzü ne tarafa çevirsek Allah’ın bir vechesi de orada ancak çoğu zaman tanışıp bilişmek yerine güreşip dövüşmeyi tercîh ediyoruz. 

Yaptığını beğendin mi? 

Kendi ellerimizle hem de bin bir hevesle yapıp ettiklerimizin sonuçlarını beğenmeyince yazıda yabanda sorumlu aramaya koyuluyoruz. Esmez efendim esmez, rüzgâr her zaman muvâfık esmez. Muhalif esince de küsüp bir köşeye çekilerek işler düzelmez. 

Kara bahtım, kem tâlihim… 

Dikenine katlanmak şöyle dursun, gülü sevmeyi öğrenemeden ömürlerimizi hüsran içinde tüketiyoruz. Ya gülü hiç tanıyamamak? 

Ey gonca açıl… 

Bu ramazân-ı şerîfte de öncekiler gibi bir araya gelemiyoruz ama kendi kendimize kalmak da az nîmet mi? 

İnsan, gönlünü bir murâkabeye koyulsa neleeeerrr neler bulur! Gönül dediğin sâhilsiz, dibi yok bir deryâ! 

Bahânelerimizin, kendimizi haklı çıkarmaya çalışmalarımızın olmadığı hâlis bir gönül kontrolü… 

Orada sâdece hatâ, kusûr, eksik, yanlış, günâh… yok, “Her dem yeni doğarız” sırrının zemîn ve imkânı da var. 

Bunca gâilenin, karmaşanın arasında… Gözün bunca gördüğü, kulağın bunca işittiği arasında… Gönlün bunca yakınlaştığı, uzaklaştığı arasında… “lâ”dan “illâ”ya geçilecek üstelik.  İnkâr etmeden, hiç değilse şüphe duymadan, en azından şu veya bu nispette tecrübe etmeden emîn olmak gerçekten mümkün mü? 

İnsan olmak zor zanaât!

-hâşa-

Gökyüzünün ulaşılmaz/erişilmez yerlerinde vehmettiğimiz bir muktedîr sultânın gönlünü almak, nazını çekmek peşinde geçip giden ömürlerimiz… 

“Nereye dönsek Allah’ın vechesi orada” ve “O her an yeni bir tasarrufta” ise yüzleşmekten kaçış yok. Peki, ya gördüğümüzü kalbimiz yalanlarsa? Ya biz şakacıktan şahitlersek? Mahsuscuktan, inandım, diyorsak?

Ömrümüzün her anı, mihrâbda geçiyor olsa gerek. Üstelik mihrâbımızı da kendimiz seçiyoruz. Mihrâbımızın şehâdet veya inkâr zemini olması da bizim ihtiyârımızda. İster şâhid ol ister münkir…

“Yâr kendin’ görmeye âyine îcâd eylemiş

Sûret-i îcâd-ı âlemden bu mânâdır garâz” *

* Fuzûlî

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.