Okumaktan Mânâ Ne?

Bir fikrin içine doğulmaz çoğu zaman, etrafında dolaşırsın önce.

Yaklaşık üç yıl önce Keyfiyet Mahfili’nin kapısından içeri girdiğimde aslında bir mekâna değil, bir arayışın içine adım attığımı sonradan anladım. İlk zamanlar her şey biraz yabancıydı. İnsanlar tanıdık değildi, konuşmalar ise daha da yabancı. Sohbetlerde geçen bazı ifadeler zihnime çarpıyor, öylece havada asılıyordu. Ya sağlam temellere oturtmalı ya da kovmalıydı. Sonra dinledim, not ettim. Aynı kavramları, aynı cümleleri belki defalarca. Sonra sormaya başladım; bazen seminer sırasında, bazen kalabalık dağıldıktan sonra küçük gruplar içinde, bazen sadece sözün sahibine, bazen o ifade sırasında orada olmayan başka bir hocaya hatta bazen öylece durup sadece kendi kendime. İçimde sıkıca düğümlenmiş kabullerime yönelttim sorularımı.

İnsanın Allah ile olan ilişkisi, insanın insanla olan ilişkisi, insanın kendi ile olan ilişkisi ve diğer tüm varlıkla olan ilişkisine dair o ifadelerin bir kısmını ilk kez Sait Başer hocanın seminerlerinde duymuştum. Farklı hocalardan farklı alanlara dair farklı ifade biçimleriyle yine aynı kapıya çıkan birçok cümle işittim iki yıl boyunca. Zamanla birçok şeyin olduğu gibi bu ifadelerin de ayrı olmadığını, bir bütünün parçaları olduğunu sezmeye başladım. Sanki farklı ağızlardan çıkan sözler, tek bir kaynağın yankısıydı. Arkadaşlarımız ile yaptığımız tartışmalar, bu yankının izini sürmek gibiydi. Herkes başka bir yerden yaklaşıyor ama dönüp dolaşıp aynı merkezin etrafında buluşuyorduk. Öyle geniş bir kaynak olmalı ki bu, hem hayatın her alanında var hem de hiçbir alandaki varlığı diğeriyle çatışmıyor.

Biraz zaman sonra mahfilin sosyal ortamına dahil oldum. Bazen orayı ders çalışmak için bir kütüphane gibi de kullandığımız oluyordu. Burada çayımızı demler, otururduk. Mesnevi okumaları, kitap tahlilleri, Divan-ı Kebir sohbetleri, Aşık Paşa, Fuzuli, Yunus Emre.. Hep büyük bir ciddiyetle değil tabii, hayatın süreğen akışında arkadaşlarımızla konuştuğumuz problemler üzerine Ali abi bir beyit okur ve şerh ederdi. Çoğu kez şahsi hayatlarımızda neler olduğunu bildiğini ya da tahmin ettiğini sanmıyorum. Ama o gün şerh ettiği beyit ya da kıssadan herkes cebine bir şey koyabiliyordu. Kim neresinde tutarsa artık.

Saatler süren konuşmalar, bitmek bilmeyen itirazlar, cevaplardan çok yeni sorular doğuran diyaloglar… Bu süreçte en çok Ali abi ile yürüdüm. Gerçekten yürüdük. Sokak sokak, cadde cadde… Her şey, anlamaya yaklaşmak kadar, anlamın etrafında dolaşmak gibiydi. Anlama nedir, sorusunun bile peşine düşmüştük bir aralar. Ben çoğu zaman itirazlarımı sıralardım. Kafama yatmayan yerleri, kendimce eksik ya da tezat bulduğum tarafları dile getirirdim. O ise cevap verirdi ama çoğu zaman o cevaplar bir son değil, yeni bir başlangıç olurdu. Bir kapı kapanmadan diğeri aralanırdı. Böylece sohbetler bitmez, sadece yön değiştirirdi.

Zincirleme akan, bir yerden başlayıp başka bir yere evrilen konuşmalar… Din, dil, Töre, toplum, kültür, kişi, kimlik, kadın, psikoloji, sosyoloji, sanat ve daha nicesi.

Seminerler, sunumlar, kitaplar, öğrendiklerim… Bunların hepsi bir yana orada bulunmanın kendisi de bambaşka bir his.  Keyif mi denir, işe yarama hissi mi; bilmiyorum. Değer görmek de olabilir. Ya da bir uyumun parçası olduğunu hissetmek. Sevdiğim pek çok yönü var aslında. Mesela bir davet mekânı değil ama kapı hep açık, her gelene ve tabii gidene. Her şey gönül ve rıza münasebeti üzerine kurulu. Kim ne yapıyorsa gerçekten içinden gelerek yapıyor. Bu, söylenmiş bir ilke değil; yaşanan bir hakikat. Zamanla bunu bizzat tecrübe ettim. Hiçbir zorunluluk yoktu ama hiçbir şey de eksik kalmıyordu. Sanki görünmeyen bir düzen, kimseye görev dağıtmadan herkesi, her şeyi yerli yerine yerleştiriyordu.

Bir süre sonra fark ettim ki orada “yapılması gereken işler” yoktu “kendiliğinden yapılan işler” vardı. Soğuk bir günde, sohbetin başlamasına az kalmışsa ısıtıcılar çoktan yanmış olurdu. Kim açtı, ne zaman açtı; bilinmezdi. Sohbet arasında içilecek çay demlenmiş olur, bardaklar fark edilmeden tazelenirdi. Bir çekim yapılacaksa kamera kurulmuş, ayarı yapılmış olurdu. Bulaşıklar yıkanır, çıkarken çöpler atılırdı. Garip bir şekilde hiçbir işin tek bir sahibi yoktu. Ama aynı anda herkes, her işin sahibiydi. Bu, dışarıdan bakıldığında anlaşılması zor bir dengeydi. Çünkü alıştığımız düzende işler, ya sahipsiz kalır ya da sahipleriyle sınırlanır. Oysa burada işler, sahipliğin ötesine geçmişti. Çünkü burada “Kim?” önemini yitiriyordu. Hepimiz aynı iradenin farklı suretleriydik. Bunun bir görev bilinci olmadığı açık. Bunun aidiyet duygusu ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Tüm parçaların asli amacı bütüne, uyuma hizmet etmekti. Ve buradaki bütün; kimsenin tek başına kuramayacağı kadar geniş, yıkamayacağı kadar da kadar dengeli.

Şahsi ilgi ve meraklarıma göre buraya gelen hocalardan ve konulardan feyzlenerek bazı okumalar yapıyordum. Bu sırada sıkça Ali abiye sorular yöneltiyordum. Kendisi hep aynı şevk, yüksek ilgi, sabır ve tahammülle sohbetin sınırlarını genişletiyordu. Cevaplar esnasında sıkça Sait Başer hocayı anıyordu. Her konu bir şekilde Sait Başer hocanın bir ifadesine bağlanıyordu. Sanki birileri çok önceden, aklıma gelecek tüm soruları Sait Başer hocaya sormuş gibi ya da Sait Başer hoca soruları öngörüp cevaplamış gibi. Sait Başer hocanın da sıkça andığı bir isim vardı elbette: Samiha Ayverdi.

Yaklaşık 3 yıldır saygı ve övgüyle adını duyduğum bir aydındı Samiha Hanım. Nihayetinde ilk kez kendisine ve düşünce dünyasına dair bir kitap geçti elime, Ali hocamın hediyesiydi. Henüz takdimden sonra ikinci sayfadaydım. Duraksadım.

“Şu alem terkibi içinde insanın, en büyük irade tarafından planlı bir surette hazırlanıp kararlaştırılmış bir yeri vardır ve insan bütün bu alemi, eseri ve müessiri ile şahsında temsil eden bir varlıktır.”

“…eseri ve müessiri..”

Biraz daha biraz daha derken dalıp gidiverdim. İlk kez okumama rağmen yabancı gelmiyordu. Bir tanışıklık hissi kapladı içimi. Sayfalar ilerledikçe başka tanıdık izler belirdi. Farklı zamanlarda, farklı kişilerden duyduğum sözler, burada birbirine bağlanıyordu; Keyfiyet Mahfili’ndeki bir sohbet günü gibi…

İnsanın bütün bu alemi, eseri ve müessiri olarak şahsında temsil ettiğine dair çok benzer bir ifadeyi Sait Başer hocamın seminerinde not etmiştim defterime. Hatta ilk notumdu. Başlangıç noktam. Beni hem rahatsız eden hem de çeken, düşünme yükünü bir sorumluluk gibi öylece omuzlarıma salıveren bir ifade.

O halde insan, Tanrı’nın temsili mi? Hem eser hem müessir mi, hem yaratan (haşa diyor zihnim içerden) hem yaratılan mı, hem özne hem nesne mi, hem akıl hem gönül mü? Hem o hem bu mu?

“ Asıl soru; O bundan ayrı mı? İki var mı?” demişti Ali abi ya da Sait Başer hoca. Her ikisi de.

Şaşkınlıkla kendimi bir idrakin eşiğinde buldum. Zihnimde bir anı canlandı.

Vakfın sosyal ortamına dahil olduğumu söylemiştim. Gitmelerim sıklaştı, yüzler tanıdıklaştı, sesler aşina hâle geldi. Bir süre sonra orada yalnızca dinleyen değil, aynı zamanda kaydeden biri oldum. Bir röportaj serisi çekmeye başlamıştık. Her hafta vakfa gelen tanıdık yahut yeni yüzlere mikrofon uzatıyor; onlara seminerler, hocalar ve mekân hakkında ne düşündüklerini, zaman zaman da ne hissettiklerini soruyordum. Bu, görünürde basit bir işti: soru sormak ve cevabı kaydetmek. Ama aslında her cevap, o mekânın ruhuna dair başka bir kapı aralıyordu.

Bir gün mikrofonumun uzandığı kişi Mustafa abiydi. Vakfın müdavimlerinden değildi yalnızca; aynı zamanda onun görünmeyen yükünü taşıyanlardandı. Gönüllü şekilde bahçeyle ilgilenir, tamirat işlerine koştururdu. Bazı günler seminerlerde onu görmezdik ama budanıp ölü yapraklarından arınmış bitkilerden ya da bir gün önce sürgüsü takılan çekmecenin yağ gibi kayıp yerine oturmasından buralardan geçtiğini anlardık. Varlığı, yokluğunda bile hissedilir. Pek güler yüzlü, sade ve hoş sohbetli bir adamdır. Mikrofon kendisine uzandığında kısaca duraklayıp şöyle demişti:

“Burayı bir kitap gibi okuyorum.”

O an bu cümle kulağıma biraz “ağır”, biraz da “süslü” gelmişti. İçimden, hafif bir tebessümle, “Vay be Mustafa abiye bak, ne kadar afilli konuştu!” diye geçirdiğimi hatırlıyorum. Cümleyi kaydettim ama üzerine pek düşünmemiştim. Aradan zaman geçti.

Sonra bugün, bir Samiha Ayverdi kitabının ilk sayfalarında o hisle karşılaştım. Daha önce duyduğum, not aldığım, üzerinde tartıştığım ifadelerin bir bütün hâlinde karşıma çıkışıyla birlikte zihnimde başka kapılar da açıldı. Ve o kapılardan birinin ardında, Mustafa abinin o cümlesini ikinci kez duydum ama ilk kez anladım.

Hafif bir utanç ve mahcubiyet duydum. Mustafa ağabey haklıymış. “Burayı bir kitap gibi okuyorum.” cümlesi hiç süslü değilmiş. Hiç abartılı değilmiş. Hatta belki de olabilecek en sade hâliyle söylenmiş bir hakikatmiş. Çünkü gerçekten de burası okunuyordu. Hocaların sözlerini, sohbetlerin akışını, soruların açtığı gedikleri, sevgi, saygı, muhabbet ve tebessümleri… Hepsini bir metnin satırları varsayabiliriz.

Şimdi dönüp baktığımda şunu düşünüyorum: Mustafa abi de vakfın müdavimi olan herhangi bir dinleyici de aslında birer Samiha Ayverdi okuyucusu sayılabilir. Belki elimizde kitap yok, belki sayfaları çevirmiyoruz. Ama daha önemlisi o düşüncenin içinden geçiyor, o havayı soluyor, o fikri yaşıyor ve yaşatıyoruz.

İşte, Keyfiyet Mahfili böyle bir yer; bir metnin satırları arasında dolaşmak, okumak gibi…

 

 

Bir cevap yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.