VARLIK ANLAYIŞIMIZDA KADIN

-Divan Edebiyatı Vakfı Kadın Araştırmaları Enstitüsü’nün ilk seminerinde Dr. Sait Başer’in konuşmasından ilhamla hazırlanmıştır.

Devletin devlet olarak teşekkülü, adaleti ne derece tesis ettiği ile yakından ilişkilidir. Tarım toplumları sınıflı yapısı dolayısıyla adaleti tesiste birtakım sorunlarla karşılaşmıştır. Zira tarım toplumları özel mülkiyete kapı aralayan birçok veçheye sahiptir. Devletimiz ise tarımdan ziyade at ve koyun temellidir. Bu sebeple tarım toplumlarında var olan sınıflı yapı Türk devlet anlayışında yoktur. Türklerin Anadolu’ya geldikten sonra tarımla iştigallikleri dahi sınıfsız yapılarını bozmamıştır. Mîrî sistemin uygulanması sınıfsız yapıyı devam ettirmeye olanak tanımıştır. Türk Devletinin sınıfsız bir toplumda bu derece ısrar edişinin en mühim sebebi adaleti sağlayabilmektir. Zira sınıflı toplumlardaki kölelik meşrulaştırıldığı takdirde adalet elden gitmektedir. Türk İnanma ve Anlama Modeli’ndeki Töre’de hikmet ve adalet neredeyse özdeş iki kavramdır. Hakikat kavramının Türkçedeki karşılığının adalet olması tesadüfi değildir. Hakikat kelimesi yapısı itibariyle dinamik bir kavram olmak zorundadır. Dünyadaki her şey değişim içindeyken hakikat kelimesini bundan âri tutmak mümkün değildir. Hakikatteki bahsedilen dinamik unsur, içerisinde barındırdığı adalet ile ortaya çıkmaktadır. Adalet dahi durağan bir kavram değildir. Hukuk kitapları adalete dair birtakım bilgiler verse de sabit metinler üzerinden adaleti tesis etmek mümkün değildir. Aristo mantığı bu sebeple tenkide tâbidir.

Adalet demek, Hakk’ın zuhuru demektir. Hakkın zuhuruna layık veya mazhar olmayan ne vardır şu âlemde? Her zuhur, varoluş imkanına da sahiptir. Bu sebeple sınıflı toplumun adaleti, hakkın zuhurunun herkese layık olamayacağını ifade ettiğinden âdil sistemler tarafından reddedilmeye mahkumdur. Adalet ile aynı kökten gelen itidal de yine bu bahiste de esas teşkil etmektedir. Zira bizler kültür olarak hakikatin en itidalli olanına tâbiyiz. Adalet adı altında yapıp ettiklerinin Hakk’ın zuhuruna işaret ettiğini bilenler zulme ve zulme olan kayıtsızlığa ne derece tanıklık edebilir? İnsan medeniyetinden aldığı mirasla âdillik kisvesi altındaki menfaat seferberliğini idrak edip mâni olma gücüne dahi muktedirdir. Bu kisve, göze daima hoş gözüken “eşitlik, barış, kardeşlik” gibi mefhumlarla mili göze çekene değin gayret ve ittifakla çalışıyorsa görünenin ardındaki mânâya nüfuz etme vakti gelmiş demektir. Birtakım haklar, haklarını savundukları zümrenin hak yemesine sebebiyet veriyorsa bu defa adaletin itidalliği üzerine konuşmak lazım gelecektir.  Bu itidallik de az evvel zikredildiği gibi kültürümüzde mevcuttur.

Türkler her ne kadar toprak mülkiyetini, adaleti tesiste bir engel olarak görüp mîrî arazı sistemini kabul etmiş olsa da bu sistem de devleti 17. Ve 18.  Yüzyıla değin götürebilmiştir. Toprağa bağlı yarı köle sistem bu yüzyıllarda bizde dahi ortaya çıkmıştır.  Din zorbalarının tahakkümü ile ekonomik dejenerasyon dönemi birbirini beslemiştir. Avam-havas ayrımının belirginleştiği bu dönemde sınıflar arası farklar çok daha belirgin hale gelmiştir. Servet biriktirmenin artması sınıflaşmayı daima kaçınılmaz kılmıştır.

Cumhuriyetin kurucu akılları da yalnızca fizik varlığı kurtarma işine girişti. Oysa millet, yalnızca fizik varlıktan ibaret değildi. Pozitivist olan bu aklın yüksek milli idealleri de maalesef yoktu. Bu aklın muhalefeti olan Müceddidiler de bunlardan farklı değillerdi. Zira millet, Müceddidilerin savundukları gibi dogmaları muhafazadan da ibaret olamazdı.

Milletimizin içine düştüğü bu tür tıkanıklıklar kadın meselesi ile de yakından ilişiktir. İmam Maturidi’nin belirlediği anlayış üzerinden Müslüman olan Türkler, yüksek adalet değerleri ile kadına hayat imkânı tanıdığı halde önce Arap ve Fars kültüründen sonra da Batı kültüründen medet umdu. Oysa Arap ve Fars kültürü, kadını insan yerine koymayan bir anlayıştan gelmekteydi. Örneğin harem anlayışı dahi kadını toplumsal hayattan tecrit eden bir uygulamadır. Bu Arap örfü kadını prangalamıştır. İbn Fadlan ve İbn Batuta dahi seyahatnamelerinde Türklerde harem-selamlık uygulamasının olmadığını ifade etmişlerdir. Bu dahi Türklerin sınıfsız ve âdil olan toplumsal yapısına işaret etmektedir.

Arap örfünden kurtulmak istenildiği vakitte ise bu defa pozitivizme eklemlenilmiştir. Oysa pozitivizmin öncülüğünü yapan ülkelerin çıkarları ile bizlerin çıkarlarının örtüşmesi mümkün müdür? Kadın hususunda düşmanla iş birliği yapılarak ihanet meşrulaştırılmıştır. Avlanması meşru vahşiler durumuna getirilen medeniyetimiz, av sahası haline getirilmiştir. Bu problemin çözümündeki en önemli unsurlardan birisi de kadın algısındaki problemin ele alınması olacaktır. Bu bağlamda Bacılar Divanı ismi itibariyle de çok önemli bir yerde duruyor. Tarihteki Bacıyan-ı Rum örgütlenmesi kadını dönemin zor şartlarında koruyabilmiştir. Konfüçyüs’ün dediği gibi “Bir mum ışığı, bir oda dolusu karanlığı yer bitirir.” Bir karşı atağa ihtiyacımız var. Bir mum da bizler yakacağız.

Pozitif ayrımcılığın dahi bir ayrımcılık olduğu düşünülür ise kadının ayrımcılığa ihtiyacı olmadığı aşikârdır. Kadın, eksik veya kusurlu değildir ve bu sebeple ayrımcılık söz konusu edilmemelidir. Dünya tarihinde kültürünü adaletle açıklamış bizden başka bir kültür yoktur. Bu sebeple kadın mevzuu da dahil olmak üzere her konuda kültürümüzü esas almalıyız. Zira yeniyi yeni yapan köküdür.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.