Kültürel Kırılmalarımızı Görmek Kadın Meselesinin de Çözümü

Kadın şâirlerimizden birisi, asırlarca feryâd ederek bülbülden yana çıkıp, güle sitem eden erkek edebiyatçılara karşı, gülün feryâdına ve ıstırâbına kulak verilmeyişinden yakınır. Sanat gibi tamamen insan gönlünün kabiliyetlerini ortaya çıkaran bir tecellî sahasında, beşeriyetin yarısını teşkil eden kadınların, gerçekçi ölçülerde görülemeyişleri gariptir.
Türk kadını, Osmanlı şehir hayatı istisnâ tutulursa, târih boyunca erkeğinin dâimâ yanında ve arkasında olmuştur. Tarlada, bağda, bahçede, evinde Türk kültürünü ve sosyal hayâtını tümüyle aksettiren türkülerimizi, oyun havalarımızı, ağıtlarımızı ve hattâ ilâhilerimizi biraz dikkatle araştıran bir araştırmacı, mûsıkîmizin bu büyük alanının, aslında Türk kadınlarınca ortaya konduğunu görecektir. Ya masallarımıza, ninnilerimize ne demeli! Gözlerimizi bir an yumalım ve hatırlayalım. Hangimizin kulağında masallarla karışık, rüyâlarla, hayallerle iç içe, olmazları olduran mantığıyla, rûhumuzda derin izler bırakan ninni nağmeleri yoktur?
Gerçekten de türkülerimizin büyük bir kısmı, Türk kadınının içli, özlü, sâdık ve fedâkâr gönlünden kopup gelen nağmelerdir. Halk mûsıkimizde bu böyledir de klasik mûsıkimizde daha mı farklıdır?
Burada şunu belirtmeden geçmeyelim ki, kültür bir bütündür, onu meydana getiren millet gibi. Aslında Türk milleti kadını ve erkeği ile asla ayrılık kabûl etmeyen bir birlik içindedir. Ve kültür teneffüs ettiğimiz hava gibi biz fark etmesek de bizi saran bir atmosfer meydana getirir. Konumuz mûsıkî olunca da bu mantık değişmiyor.
Minyatürlerimize âşinâ olanlar bilirler, köylerimizdeki kadınlarımızla türküler arasındaki ünsiyet gibi, şehirdeki Türk hanımefendiler de genellikle bir klâsik enstrüman çalmakta ve hayâtının tabiî ve sıcak bir parçası hâline getirmekteydiler. Bunlar arasında yakın zamanda isimlerini bilebildiğimiz Kanûnî Vechiye Daryal’ın kanun hocası Nazîre hanımefendi, besteleriyle de tanıdığımız tanbûrî Fâize Ergin kıymetli bestekâr Refik Fersan’ın eşi kemençevî Fâhire Fersan, Muallim Nâci’nin kızı kemânî Fatma Nigâr Hanım ve daha nicelerini unutmak mümkün mü?
Her âile sazıyla sözüyle, kadını erkeğiyle, dokuması nakışıyla, öz medeniyetimizin mânâ yüklü çekirdeklerini oluşturmaktaydı.
Kadın bu medeniyette pasif olmadı. Fakat kendisine verilen değer sebebiyle, ortaya dökülüp, dillere düşmesi hoş karşılanmadığından ses dünyamıza katkıları erkeklerin dilinden olmuştur. Söyleyen dil her ne kadar erkek de olsa, o sesi hazırlayan iklimde kadınlarımızın payı zannedildiğinden daha büyüktür.
Türklerin eşsiz tevâzûları ve mahviyetleri, yalnız kadınlara değil, erkeklere de mahsustur. Mûsıkî sahasında olduğu gibi diğer sanat dallarında da pek çok eser imzasız kalmıştır. Ancak Osmanlı döneminde Enderun terbiyesiyle mektepleşen eğitim biçiminde saraylıların ve Türk asilzâdelerin haremlerinde mûsıkî sahasında yüksek derecelere ulaşmış Dilhayat Kalfa gibi daha nice mûsıkîşinaslar olduğuna şahsen kaniyim.
Tanzîmat’la Batılılaşma hareketi, Türk mûsıkîsinin yanında Batı mûsıkisi eğitiminin de başlamasına sebep oldu. Başta saray olmak üzere, yüksek zümrede piyano çalmak moda haline geldi. O devrin en mâhir piyanistleri arasında çoğunlukla Matmazel Romano’nun öğrencileri, Naciye Sultan, Rukiye Sultan, Zekiye Sultan, Sabiha Sultan ve II. Abdülhamid Han’ın ilk eşi Nâzikedâ Başkadınefendi’yi sayabiliriz.
Ne zaman kendi ölçülerimizden kopup Batı standartlarındaki, özü ihmal edilmiş vitrinlik sanatlara yöneldik, belki de bizim kıyametimiz o zaman koptu. Sanatı, hayâtın içinden çıkarıp sahne ve salonlarda sergilenen bir metâ şeklinde anlamaya başladıktan sonra, önce gayr-ı millî azınlıklar, sonra da genellikle zevk tâcirleri eline düşen bütün güzelliklerimiz gibi, mûsıkîmizin de boynu bükük kaldı.
Milletimiz girilen bu yanlış yol karşısında sağduyusu ile şuuraltı bir tepki geliştirdi. En basit Yeşilçam filimlerinde dahî görülen, sahneye düşene acıma duygusu genelleşti. Yüksek seviyede sanat icrâ eden bir Türk kızını bile sahnede görmek, olumsuz örneklerin çokluğu sebebiyle, Türk vicdanlarını yaraladı. Gerçi artık bir zamanların Tarabsâz Kalfa, Menekşe Kalfa, Ayşe Sultan, Gevherî Sultan, Leylâ Sâz gibi isimlerin seviyelerine erişmek bir hayâl gibidir. Çünkü o seviye, bir muhit ve o muhitte hüküm süren bir kültür ve zevkin eseriydi. Şimdi artık ne o kültür ne de zevkten bahsedebiliriz. Onların yerini kozmopolit ve dar bir sosyete muhiti içerisinde sanat yaptıklarını zanneden, milletimizden ve kültürümüzden kopmuş, âdetâ yabancı kültür misyonerleri almıştır.
Kültür ve millet hayâtı bir bütündür demiştik. Bugün bizim meselemiz: “Türk mûsıkîsi içinde kadının yeri nedir?” sorusu bağlamında, “Türk kültürünün ve mûsıkîsinin yaşama şansı ve gücü nedir?” sorusunun cevabını bulmak ve kalıcı çözümler geliştirmek olmalıdır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.