Meryem Bir Bahar İkindisi

Şehrin içinde… Gürültüden, karmaşadan uzak… Havaalanına falan filan kilometre mesafede… Metro, metrobüs caba… Huzur… Yeşil… Mutluluk… Doğayla iç içe…

Doğayla iç içe…

Doğayla iç içe yaşamaya başlamadan önce bütün şehirlilere doğayla iç içe yaşamak cazip gelir. Tabii rengârenk kanatlar odanın içinde raks etmeye başlayınca büyü bozulur. Çoğu şehirli için yani. En azından benim için.

Bir de kuş cıvıltılarıyla uyanmak var. Tabii karga ve martı sesleri cıvıltıdan sayılıyorsa. Pencere önüne yuva yapan kargaların sesleriyle uyandım az önce. Balkon tarafında da martı ailesi yaşıyor. Martıların üç, kargaların bir yavrusu var. Allah bağışlasın. Birbirleriyle bitmez tükenmez mücadele halindeki bu kuşlar, bu ölçekte yeni komşularım. Yavrularını yuvadan bir an önce uçurmalarını onlardan daha çok istiyorum muhtemelen. Sadece ebeveynleri değil, daha bir kıyamet beyaz ve siyah tüylü kuş da bu yavruları sürekli kontrol altında tutuyor. Kendi aralarında belirli aralıklarla iletişim kuruyor; tehlike bir tarafa, önlerine su koyarken bile dünyayı ayağa kaldırıyorlar.

Komşular da şikâyetçi, çamaşır asmaya korkar olmuşlar. Her çamaşırı en az iki kez yıkamak durumunda kalıyorlarmış. Bana şikâyet etmelerine bakılırsa bu martı ve karga ailesi komşum değil, hane halkı sayılır. Gerçi gecenin bir yarısı karga/martı çığlıklarıyla yerinden sıçrayan da benim.

Çok mu mızmızlandım? Haksızlık olmasın, büsbütün kötü bir durum değil. Yavruların su kabında yıkanmaları sempatik mesela ya da birbirleriyle oyunlarını izlemek de fena sayılmaz. Neyse.

Güneşin ilk ışıkları çekingen olur. Hele geldi sanılan bahar nazlanıp eşikten döndüyse. Uzmanlara göre sabahları uyanamamak, uyanmaya değer bir şey olmamasıyla ilgiliymiş. Her ne kadar tüylü-kanatlı komşularımın, hane halkı da denebilir, çığlıklarıyla uyanmış olsam da bugün pazar. Acaba yataktan çıkmaya değer bir şey var mı? Aman, bunlar plaza lakırdıları. Az şekerliyi sürdüm ocağa. Telefon… Ara ki bulasın. Telefonlar bir kabloyla bağlandığında daha akıllı uslu araçlardı sanki. Şimdi pek bir başına buyruk. Orada hava nasıl, diye sormuş Meryem. Pencereden bakıp, güzel, diye bir cevap yolladım. Güzeldi. Pırıl pırıl, masmavi gökyüzü ve deniz… Doğayla iç içe…

Az şekerliden sonra biraz hava almak istedim. Keşke kahvaltıdan sonra çıksaydım.

  • Günaydın.

Fırıncı ne istediğimi soran gözlerle baktı, cevap vermeye tenezzül etmedi. Yine.

  • Bir peynirli, bir zeytinli.
  • Bir peynirli, bir zeytinli?
  • Bir peynirli, bir zeytinli.

Bir peynirli, bir zeytinliyle sahile indim. Sükûnet… Serin rüzgârda iyot kokusu… Kuş cıvıltıları… Küçük kuşların gerçek cıvıltıları… Gözlerini elimdekilere dikmiş dikkatli bir köpek! Köpeklerle ezelden anlaşamayız. Aslında sevimli yaratıklar ama yıldızımız bir türlü barışmadı işte.

Paylaşıma her zaman açığım fakat bu koca köpek pek ciddi ve biraz da tehditkâr. Peynirliyi tercih edeceğini düşünerek peynirliden bir parça verdim. Bir çırpıda yutup ön patilerini kucağıma koyunca bizim peynirliyi bittamam götürdü. Peynirliyi çiğnemesini fırsat bilerek ağzıma zeytinliden bir parça atmamla beraber bizim teklifsiz misafir hırlamaya başladı. Çarnaçar zeytinliyi de ikram ettik. Başını göğe kaldırıp çiğnemeleri ve ağız şapırtıları bitince kese kâğıdını kokladı. İkramın gerçekten bittiğini kanıtlamak için kâğıdı yırtıp gösterdim. Patilerini kucağımdan çekip ayaklarımın dibine yattı. Bir süre hareketsiz kaldıktan sonra bütün cesaretimi toplayıp usulca ayağa kalktım. Köpek de aniden başını kaldırıp çevik bir hamleyle yerinden sıçradı. Dikkatli ve sert bakışlarla gideceğim yönü süzüyordu. Yavaş ve tedirgin adımlarla yola koyuldum. Köpekse hızlı ve çevikti; etrafımda dört dönüyor, kâh önüme geçiyor kâh yanımda yürüyor. Bir süre dışardan uyumlu, içerden gergin yürüdük. Köşeyi dönerken köpek nihayet peşimi bıraktı.

Havlamalarını teşekkür telakki ediyorum, tüylerim diken diken.

Tuhaf başlayan gün, güzel devam ediyor. Meryem sürpriz yapmış, iskeleden aldım. Yürüdük. Hani hava güzeldi, diye sitem etti. Güzel işte, dedim. Gözlerini süzdü, ne demezsin canım, dedi; neredeyse mükemmel!

Gülmedi. Beni taklit ettiğinde gülerdi. Kızmadı da. Sanki pırıl pırıl, masmavi görünmesine rağmen havanın güzel olmaması benim yüzümdenmiş gibi mahcup hissettim. Olur böyle şeyler, dedim; olaylar, durumlar hatta insanlar göründüklerinden farklı olabilir. Gözlerini kısıp yanaklarını şişirdi. Bari güneşli yollarda yürüyelim, dedi. Meryem, sadece kendisinden beklenebilecek bir rota çizmişti: Güneşli Yollar!

Güneşin rehberliğinde yürüdük. Ağaçlardan, duvarlardan sarkan mimozaların sarı tebessümleri dışında Meryem’in ilgisini çeken bir şey yoktu. Güneş ve mimozalar peşinde yolumuzu kaybettik. Meryem, yüksek çam ağaçlarından sarkan mimozalara hayran bakıyordu; gülümsüyor, fotoğraflarını çekiyor, arada bir bana da gösteriyordu. He güzeller, değil mi?

Fakat ben ağaca çıkamam. Tıpkı ıslık çalamadığım ya da sakız çiğneyemediğim gibi. Çocukken eriğe, asmaya ya da ayvaya “dalmaya” giderken arkadaşlarım beni götürmek istemezlerdi çünkü mutlaka yakalanan ben olurdum. Daha doğrusu ben mutlaka yakalanırdım. Şimdiyse kaçma-yakalanma yoktu. İlla ki benim bile ulaşabileceğim seviyede mimoza vardı.

Böyle düşüne araya yokuşu bitirdik. Nihayet gözüme bir duvar kestirdim. Duvarın üzerindeki demir parmaklıklara mimozalar eğilmiş, yığılmıştı. Önce duvara, sonra parmaklıkların yatay kısmına tırmanacaktım. Öğrenciyken okulun çok daha yüksek duvarları, hürriyete kaçmama engel olamıyordu.  Duvar, ağaçtan kolaydır. Ne de olsa şehir çocuğuyuz.

Duvara kolayca tırmandım. Göz ucuyla baktım; Meryem niyetimi anlamış, ses çıkarmamıştı. Yanaklarında bir gül pembeden kırmızıya evriliyordu. Gülden aldığım kuvvetle bir çırpıda parmaklıklara tırmandım. Topladığım mimozaları mütevazı bir demet yaptım, dikkatle duvara inip Meryem’e uzattım. Meryem bir şey söylemeden demeti aldı, mimozalarla konuşmaya başladı. Yedi dağın ardından yedi başlı ejderhayı yenerek dünyanın anahtarlarını Meryem’e vermiş gibi mağrurdum. Ölümlülerin dünyasına dönmek için uygun bir yer aradığım sırada nereden çıktığını anlayamadığım koca bir köpek havlayarak duvara atıldı. Bereket versin, aramızda parmaklıklar vardı. Yoksa sarmaş dolaş beraber inecektik. Duvarın dibine düştüm, köpek diğer tarafta tehdide devam ediyordu.

Meryem bir kahkaha patlattı. Nefesi kesilene kadar gülüyor, sonra aldığı nefesi toparlayıp yeni bir kahkahaya başlıyordu. Önce biraz bozuldum ama Meryem öyle güzel gülüyordu ki büyülenip kaldım. Gülmesini kontrol altına alabilince, ay kusura bakma, dedi; ben düşene çok gülerim. E o zaman ben senin yanında hep düşeyim, dedim. Sahte bir öksürükle ciddileşti. Bi’ şeyin yok ya, dedi. Yaklaştı. Yüzün kireç gibi bembeyaz, deyip bir daha güldü.

Üzerimdeki tozları alelusul silkeleyip ayağa kalktım. Meryem gülmemek için kendini zorluyor, arada bir kendini tutamayıp gülüyordu. Nihayet derin nefesler alıp gülmeyi bıraktı. Güneşi takip eden adımlarımız yeni bir yokuşa vardı. Yavaş yavaş çıkmaya başladık. Meryem’in bütün ilgisi bu defa kucağındaki mimoza buketindeydi; konuşuyor, seviyor, sorular soruyor, cevaplar veriyor… yavaş yavaş yürüyordu.

Güneş bizi kayalıklara çıkardı. Karşımızda masmavi deniz, üstümüzde masmavi gök; ikisi de uçsuz bucaksız. Manzara Meryem’i birdenbire durgunlaştırdı. Kayalardan birine oturduk. Hiçbir şey söylemeden kulaklığın birini bana uzattı.

 

Neşet Ertaş…

 

“Yâr hoyrata tatlı kelâm eyleme

Hoyrat olan dil kıymeti bilemez

Kargayı bağına koyup eğleme

Karga olan gül kıymeti bilemez

 

Kerem gibi cânın nâra yakmayan

Mecnûn gibi çilesini çekmeyen

Yâr aşkına gözyaşları dökmeyen

Ağlamayan sel kıymeti bilemez

 

Gül cemâlin kayıb edip aratma

Şu gönlümün ışığını karartma

Zülüflerin yâd ellere taratma

Kul olmayan tel kıymeti bilemez

 

Mâh cemâl üstünde teli bilmeyen

Bal dudak altında dili bilmeyen

Garibim gönülden yolu bilmeyen

Yürüse de yol kıymeti bilemez”

 

 

 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.