Meryem Bir Akşamüstü

Bazı akşamlar böyledir burada. Kış, adamakıllı hırpaladıklarına bir akşamüzeri hoşluğu verir. Eh, kışın gönül alması da böyle olur; kabanlar ağır gelir, botları taşımak zordur, kediler tüylerini tımar eder, köpekler güneşe doğru keyiflenir, martılar kanatlarıyla meşguldür, kargalar bile memnundur.

İnsanlar?

Bir yaren buldu mu sahilde alır soluğu. Aslında yareni olmayan da sahile iner, denizle söyleşir. Daha olmazsa balık tutar. Balık tuttuğundan değil, gönül eğlemek olsun.

Biz istisna kaldık, Meryem’le balkonda kahve içiyoruz. Meryem sade içer, benimki az şekerli olacak. Güneş balkonda çok eğlenmeden geçip gitti. Öndeki bina da güneşimize pek müsaade etmiyor zaten. Derin bir nefes aldı, dizlerindeki battaniyeyi kaldırdı Meryem; işmar etti, kendimizi biz de dışarı attık.

Açık sarıdan koyu kahverengiye yola dökülmüş kuru yapraklar üzerinde yokuşu tırmandık. Meryem şarkılar mırıldandı, hiçbirini çıkaramadım. Artık orman denemeyecek bir ağaç topluluğunun arasında tepenin ucuna çıktı yolumuz. Diğer ağaçlardan kendini ayırmış bir ikiz defnenin altında oturduk. Daphne’nin nasıl defne ağacına dönüştüğünden bahsettim. Hani şu, Apollon ile Daphne…

Sıkıldım, dedi Meryem. Yürüdük. Yoruldum, dedi.

Şurda bi’ çay içelim, dedim.

Yosun kokusu, denizden gelen hafif rüzgâr, martı çığlıkları, karga itirazları, uzaktan kendilerini hatırlatan köpekler, diğer masalardan gelen anlamsız sesler ve arada yükselen kahkahalar…

Üst tarafı sessizlik.

 

̶  Anlat bakalım hatun kişi.

̶  Çay içip hava almaya gelmedik mi?

̶  Değil yahu, o kadar basit olamaz.

 

Gülümsedi. Masanın, duldasında olduğu çınar ağacından bir yaprak koptu. Kavisler çizerek ağır ağır süzülen yaprağı gözleriyle takip etti Meryem, masaya düşmeden önce yakaladı. Senin kastettiğin işte bunun gibi, dedi. Sadri Alışık olsa “Anlamadım, ufala.” derdi. Ben demedim. Devam etmesi için sessiz kaldım. Ama o, çay bardağını avuçlarının arasına aldı. Yüzünü güneşe çevirip gözlerini kapattı. Bu defa mırıldandıkları anlaşılıyor:

“Bir ulu ağaçtan bir yaprak düşse

O anda acısın’ duyar iniler

Katlansa acıya sakince geçse

Esen rüzgârlara uyar iniler”

 

Boş bardağı masaya koydu, dolusu geldi. Yaprağı kucağıma bıraktı.

̶  Şimdi, bu yaprağın çınar olduğunu iddia edebilir miyiz?

̶  Hayır.

̶  Peki, bu yaprağın çınar ağacından ayrı gayrı bir şey olduğunu söyleyebilir miyiz?

̶  Söyleyemeyiz.

̶  Benzetmeler tabii ki asıl hakikatin yerini tutamaz ama ifadesine yardımcı olur. Bizim de bildiğimiz, bilmediğimiz her şey bir tek varlığın farklı var oluşlarıdır. Yine benzeteyim. Serçe parmağım da tek başına Meryem değildir ama Meryem’den ayrı bir şey de değildir.

̶  Yani?

̶  Yani her şey ilahidir ama hiçbir şey ilah değildir. Hepimiz bir ulu ağaçtan düşen yapraklarız, hayatlarımız da birer ayrılık hikâyesi.

Çayının son yudumunu alırken göz kırparak gülümsedi:

̶  Ayrılığı, dünyaya gelir gelmez fark ediyor olacağız ki ilk işimiz ağlamak oluyor. Tabii bu farkında oluşu, günlük hayatın koşuşturmacası içinde çoğumuz kaybediyoruz. Sonra başımıza bir şeyler geliyor; sevindiğimiz ya da üzüldüğümüz, istediğimiz ya da istemediğimiz bir şeyler. Hikâyemizde olan ve olmayan ne varsa bize o firkat ve hicranı hatırlatmaya çalışan birer yâdigâr aslında.

̶  Yâdigârın dilinden nasıl anlayacağız?

̶  Dertsiz başını derde sokup âşık olarak tabii ki. Gerçekten âşık olan biri; değil kimi, neyi severse sevsin artık nasibini almış demektir. Bundan sonra onun başka bir şey istemeye hakkı yoktur. Ayrılık, sadece aşk ile anlaşılabilir de ondan. İnsan, gurbette garib olduğunu ancak aşk ile fark edebilir. Sevecek ki canı yansın, canı yanacak ki arasın, arasın ki bulsun. Her arayan bulacak, diye bir kaide yok gerçi ama bulmanın, aramaktan başka yolu da yok. Sevmeyen, farkında olmuyor.

̶  Ya seven?

̶  Seven için endişe yoktur, korku yoktur. Seven, her şeyi sevdiği bilir; sevdiğine göre, sevdiğiyle birlikte yorumlar. Her ne olursa/olmazsa kaygılanmaz, ürkmez. Bildiği ve elinden geldiği kadar durum alır. Sevdiğinin güzelliğini gözünde saklar, neye bakarsa baksın sevdiğini görür. Onun her gördüğü, sevdiği olmuştur. Kişi, sevdiğinden şikâyet eder mi? Hem kime şikâyet edecek? Sevdiğiyle barışabilen, cümle oluş ile de barışmış demektir. Şunu dinle:

“Bu aşkın meyinden içip de kanan

Gendeki başını sevdaya salan

Yârinden ayrılıp gurbette kalan

Geçen günlerini sayar iniler

 

Çağlayıp akıyor bakarsın suya

Yağan yağmurlardan zevk duya duya

Geçer dolaplardan yeter arzuya

Başını çarklara dayar iniler”

 

Çaylarımız bitti, yenisini teklif ettim ama istemedi.

Kalkıp Horoz’a doğru yürüdük. Meryem sahil boyu gördüğü bütün kedilere, köpeklere ilgi gösterdi. Ben köpekten çekinirim, Meryem her şeyi sever. Kayaların arasındaki yengeçleri, saklanmaya çalışan kirpileri, kendiliğinden yeşermiş çiçekli otları gösterdi. Hiçbirini o olmasa fark etmezdim.

Kıyıya oturduk. Güneş artık tesirini iyiden iyiye kaybetti. Denizin mavisi bütün bütün kızıla döndü. Bir kartpostal dekorunun içinde güneşi uğurladık.

“Ya, işte böyle! Bak bir garib daha.” dedi. Etrafımızı kuşatan yapraklardan birini aldı. Yaprak elinde konuşmaya devam etti:

̶  Sevmekle de bitmiyor çünkü sevilenin bir de kaçma huyu var. Sevilen her dem yenilenir, allı pullu arz-ı endam eder, bir anı bir anına uymaz ve sevenden de aynısını bekler. Seviyorum, deyip bir kenarda kös kös oturmak yok öyle. Her an bir daha, bir daha, bir daha sevecek. Bunun için de iki günü birbirine denk olmayacak. Kabdan kaba dolup dolup boşalacak, halden hale geçip geçip mest olacak. Sevilen nasıl ki kendini tekrar etmiyorsa seven de tekrar etmeyecek. Yoksa sevgi gider, zan gelir; zan gelir, alışveriş başlar; alışveriş başlar, sevgi ölür. Sevgi de ölünce olduk mu yine en baştaki acemi? Bir daha ara ki bulasın. Peki, buna ne dersin:

 

“Dağlar çiçek açar Veysel dert açar

Derdine düştüğüm yâr benden kaçar

Gerçek âşık olan kendinden geçer

Derdini âleme yayar iniler”

 

“Kendinden geçer, derken de bilinç kaybından bahsetmiyor. Bilakis gerçek âşığın halleri baştanbaşa bir bilincin kontrolünde olacak. Gerçek âşık, başkalarını kendisine tercih edecek. Sükkeri ayruğa, ağuyu kendine ayıracak. Kendisi için hadsiz hudutsuz bir imkân deryası olan firkat ve hicranı da anlatacak ki duyanlar, firkatini ve hicranını hatırlasın.” dedi.

̶  Hatırlasın ki?

̶  Hatırlasın ki ayrılık hikâyesinin sahnesinde her şey yerli yerine otursun. “Kim bu dünyada körlük ettiyse ahirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır.”[1] diyor sözün sahibi. Dikkat isterim: Körlük ettiyse! Yine dikkat: Ölümden sonra da! Görmek ya da görmemek insanın kendi belirleyeceği bir hal demek ki. Ve demek ki anlama ve inanma, ölümden önce bekleniyor. Ayan beyan görüldüğünde hakikat de insanın yolunu daha da şaşırtıyor.

̶  Ayan beyan görünen hakikat, insanın yolunu nasıl daha da şaşırtabilir?

̶  Bu da bir sonraki çay gezintisinin konusu olsun.

 

Bir eliyle omzumdan, bir eliyle yerden destek alıp kalktı Meryem. Yere koyduğu eli kirlenmese de ellerini birbirine çırpıp silkeledi.

Hâlbuki Meryem ne kadar gülerse dünya o kadar güzel olur. Biliyor mu acaba?

Aman canım, bunu bilmese de olur!

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] 17/72

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.