Cennetin ve Cehennemin Ötesinde

“Gördüğüm Bâdeyi İçiyorum, Gördüğüme Erdim.” Rabitu’l Adeviyye

Dünya karışıklık ve kargaşanın hüküm sürdüğü bir zıtlıklar düzeni gibi görünür insana. Doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin, uzun-kısa, var-yok, eksi-artı… Böyle gider… Gözün gördüğü, aklın algıladığı bu ikili sistemde her şey zıttıyla bilinir. Öğrenmenin bu ilk aşamasında farkları görerek dünyaya ait kurgusunu oluşturur insanoğlu; karanlığı aydınlıktan, uzağı yakından, güzeli çirkinden, varlığı yokluktan, siyahı beyazdan ayırdeder. Ayırarak, sınıflayarak öğrenir, kendini ve diğer her şeyi anlamlandırır. Bazen bu ikilikte gider gelir; arada kalır, şaşırır, bazen gaflete düşer, yanlış olanı seçer. “Yanlışı seçen, doğruyu bilmese yanlışı seçtiğinin farkına varamazdı” deriz. Demek oluyor ki, ikili sisteme göre tasarlanmış farkları kavrayan bilinç, bize sunulan bir algılama yönteminden başka bir şey değildir.

İlk çocukluktan çıktığımızda, ikiden fazla kavram devreye girdiğinde iyice kafamız karışır, bir kaosun içinde buluruz kendimizi. Belki zıtları belirtmek için ikili deriz ama dünya aslında çokluğun yüzdüğü karmaşık bir sistemdir. Bu bir sistemdir, en kolay algılanan tanıma-tanımlama yöntemi! “Varlığı algılamanın başka yöntemleri olabilir mi” diye düşünmeden edemiyor insan. İnsan anlamanın-anlamının peşinden gittikçe kendine yol arıyor, kendine yol açıyor.

Bu en basit algılama şeklimizde kadın ve erkek de bu karşıtlıklara dâhil gözükür yaşam dediğimiz dünya turunda. İki cinsin arasındaki farkı bilerek büyürüz. Dâhil olduğumuz cinsiyetin hayatı algılamamızda, seçimlerimizde, düşünce ve duygularımızda rol oynadığını inkâr edemeyiz hiç birimiz. Bazen karşı çıksak, hattâ isyan etsek, öfkelensek bile cinsiyetimizin fıtratını inkâr etmemizin beyhûdeliğine mağlup olmamız kaçınılmazdır. Bazen bir isyânın öfkesiyle, bazen cinsel kimliğinin gerçekliğine teslim olup yaşar gider insanoğlu.

Erkekliğin ve kadınlığın karşı cinsler tarafından müstehzî göndermelerine yer verip kim daha haklı, kim daha üstün ya da hangi cins daha şanslı, imkânları daha geniştir gibi yersiz ve içinden çıkılamaz bir konuya girmek istemiyorum. Kanaatimce kadın da erkek de doğuştan her biri kendi cinsinin imkân ve imkânsızlıklarına sahip, her biri kendi cinsinin değerleri ile bezeli, birbirini tamamlayan (birindeki imkânsızlık diğerinin imkânıyla telâfi edilir), İNSAN olmaya namzet varlıklardır. Bütün bu ayırıma tâbi izahlardan sonra “İNSAN” olmak vasfı kadınlığın ve erkekliğin üzerinde bir şey gibi görünüyor. Yani kadın ve erkek İNSAN olmakta eşitleniyor, Bir’leşiyor. Bir anlamda farklılığı bünyesinde devam ettirirken, İNSAN’da ikilik ortadan kalkıyor.

Anlatımın eksikli, bilginin yetersiz olduğu anlarda Yûnus’umuz yetişir imdâda, anlatılamayana iki kelimeyle ışık tutar, aydınlatır gönülleri. Yûnus Emre dünyaya gelmeden öncesine, tâ ruhlar âlemindeki yaradılışa vurgu yaparak, erkek ve dişi ayrılmadan önce insanların aynı nur içinde vârolduğunu şu dizelerle anlatır:
Ne ogul vardı ne kız vâhid idük anda biz
Konşıyıduk cümlemüz nûr tagın yaylar iken

İnananlar için Allah Bir’dir. Ve yaratılmış her şey Bir’den gelir Bir’e gider. Sözlükte “tek ve bir olmak” anlamındaki vahd (vahdet, vühûd) kökünden türeyen tevhîd “bir şeyin bir ve tek olduğunu kabul etmek” demektir. Tevhidin karşıtı şirktir. “Nasıl başlangıçta her şey tevhidden (Bir’liğin Kabulünden) çıkmış ve adedin (kesretin-çokluğun) rengine bürünmüşse tekrar tevhidle yok olacak ve Ahâd’ın (“Tek, bir” anlamında esmâ-i hüsnâda Allah’ın en güzel isimlerindendır.) rengini alacaktır.” Cümlesi cismâni doğum ve ölümü anlatıyor. Oysa insanın bir de mânâ boyutu vardır ki, ezelî ve ebedîdir, dünya hayatıyla sınırlı değildir.

İnsan fıtratında kendi tekâmülünü istemek vardır; yaradılış süreçleri mânâ ve fizik olarak hâlden hâle, boydan boya tekâmül içinde geçer. İşte nefs dediğimiz (dünya-kesret-çokluk) hallerinden vaz geçip, kendini kendinden yeniden doğduranlar burada da Ahâd’ın rangine boyanırlar. İkiliklerden sıyrılıp tekliğe ulaşırlar. İkiyi Bir edip, artık Bir’le bakıp Bir’le görürler. O’nunla fikrederler. Kudsî hadiste Allah’ın vaadettiği, “Ben kulumun kulağı, gözü olurum” bu Bir’lik hâlini ifâde ediyor olsa gerektir.

İnanıyorum ki, insan kendini yeniden yaratmak(!) için burada. İstediği, karar verdiği biri olmak ne kadar mümkün bilenler bilir elbet, ama insan bu önemli fikre ulaşabildiğinde var ya da yok olacağı bir deneyimin içinde olduğunu fark ediyor. Kendi anlamını farketmek insanın içinde gizli bir hazine gibi. Ya da kendiliği namına farkettiği her bir şey, kıymetini ancak kendi anlayabileceği eşsizlikte, gönül sarayını tezyinle mükellef mücevherler.

Belki deneyimlediğimiz her şey kendimizi bilmemiz için birer fırsattır ve asıl doğum kendini farketmektir. Kişiliğini oldurmak, zannettiği kendilik algısını, vehimleri öldürmektir, ölmeden evvel ölmektir… Özüne ihanet etmemektir…

Özüne ihanet etmeyen kadınlar ve erkekler… İNSAN’lar… Tasavvuf literatüründe bu vasıfta kişilere İnsan-ı Kâmil deniyor. “Allah’ın bütün cemal ve celâl isimlerine mazhar olmuş olan; Allah’ın yeryüzünde halîfesi olan, nefsini ve Rabb’ini bilen” anlamında. Onlar “ölmeden evvel ölenler” diye de anılırlar. Evliyâ, “Allah’ın sevgilisi olan, hâli, davranışları, çok üstün vasıfları ve gösterdiği kerâmetler sebebiyle bu husus halk tarafından da kabul edilmiş bulunan seçkin ve has kul (kullar), ermiş, ermişler, velîler.” diye tanımlanmış.
***
Efendim, DÎVAN EDEBİYATI VAKFI bünyesinde BACILAR DÎVÂNI adıyla bir Kadın Araştırmaları Enstitüsü kuruldu. Pek çok faaliyetimiz arasında bir dergi çıkarmak da söz konusu. Bu yazıların bir bölümünü kadın evliyâlara ayıralım istedik. Onları tanımaya çalışalım, hâtıralarını yâd edelim, ünsiyet kurup örnek alalım, yolumuzu aydınlatsınlar dedik. Eksikli yazılarımız için şimdiden affola! Gayretleri gayretimiz, ümitleri ümidimiz, hedefleri hedefimiz, hayatları ışığımız ola. Himmetleri üzerimize sâyebân ola…

Bismillah…

Bu İNSAN’lardan birinin de Râbiatu’l-Adeviyye olduğu söylenir. Bildiğimiz ilk kadın evliyâlardan olduğundan birinci yazımız için kendisini seçtik.

Ferüdiddîn Attâr Evliya Tezkireleri adlı eserinin RÂBİATU’L-ADEVİYYE bahsinde, “Biri çıkıp ona, niçin erkekler safında zikrettin diye sorarsa derim ki: Hâce-i Enbiyâ(s.a.v) “Allah sizin suretinize bakmaz” buyurmuştur.” diyor. “İmdi amel surete göre olmayıp iyi niyete göredir. Şayet dinimizin üçte birini Âişe-i Sıddıka’dan(r.a.) almak caizse, cariyelerinden (yani halefleri olan veli hanımlardan) dinimizi öğrenmek de (ve feyz almak) caizdir.”

Birinci açıklama, cinsiyet ayırımına meydan bırakmazken, ikincisi biz ilim mevzuunu ‘hele o dönemde’ erkeklerin tekelinde sanırken, Attâr gibi önemli bir tasavvuf felsefesi büyüğü tarafından konunun başında bir kadın ismi ve devamında da nice kadınları zikretmesi Allah’a yakınlıkta cinsiyetin ortadan kalktığını bir kere daha tasdik ettirdi. Anadolu’da Râbia Hâtun olarak andığımız bu kadın evliyanın kurbiyetteki derecesi ise anlatılagelenlerden öğrendiğimizce mâlumumuzdur.

“Bir insan ki, o mecliste hazır olmayınca Hasan Basrî konuşmazdı. Öyle bir insanın mutlaka erkekler safında anılması gerekir. Belki hakikat açısından bakılınca görülür ki, bu zümrenin bulunduğu herkes tevhitte fenâ (ilâhi vahdette fani) olmuştur. Şu halde tevhitte ‘ben’ ve ‘sen’ ayırımı kalmadığından ‘erkek’ ve ‘kadın’ ayırımından söz edilemez. Nitekim Ebû Ali Fârmedî (r.a., ö.477), ‘Nübüvvet izzet ve şerefin ta kendisidir, orada büyüklükten küçüklükten söz edilemez,’ demiştir. İmdi velilikte de aynen öyledir, hele Râbia için. Zira muamele ve marifet bakımından çağında bir eşi daha yoktu. Zamanının büyükleri nezdinde saygın olup, sözü kesin bir delildi.”

Rabiâtu’l-Adeviyye 95 (714) veya 99 (718) yılında Basra’da çok fakir evde dünyaya geldi. Ailenin ondan önce üç kızı daha vardı, bir kız daha doğunca ona “Râbia” ismini verdiler. (Arapçada Rabia dördüncü demektir.) O kadar yoksuldular ki evde lambayı yakacak yağ kalmayan bir gün, eşinin komşuya yağ istemek için gönderdiği baba isteyemeden geri döndü ve yatıp uyuduktan sonra rüyasında Hz. Peygamber’i gördü. Resulullah ona Râbia’yı kastederek, “Üzülme! Bu kız öyle hanımdır ki, ümmetimden yetmişbin kişi şefaatini isteyecek,” dedi. Sonra Basra emirinin yanına gitmesini, emirin her gece tekrarladığı salavatları bir gece unuttuğunu, kefaret olarak dörtyüz altın vermesi gerektiğini söylemesini istedi. İsâ Râdân isimli emir olanları duyunca, isminin peygamber tarafından anılmasına öyle sevindi ki, şükrünün nişanesi olarak onbin gümüşün sadaka olarak dağıtılmasını ve Rabia’nın babasına dörtyüz altın verilmesini emretti. Kimseden bir şey isteyemeyecek kadar izzet sahibi bir babanın kızıydı Râbia. Bu izzetli adam kızının geleceğinin müjdesini bizzat peygamberin kendisinden duymuş ve onun elinden hediye almıştı.

Büyüyünce babasını ve annesini kaybeden Râbia ve kızkardeşleri sağa sola dağıldılar. Zalim bir efendinin eline düştü, çok eziyet görüyordu. Bir gün, gördüğü eziyetlerin hiç birinin umurunda olmadığını, Allah’ın rızasından başka istediği bir şey olmadığını düşünüp niyaz ederken hafif bir ses duydu: “Gam yeme, gelecekte öyle bir merteben olacak ki, semadaki Allah’a yakın melekler seninle iftihar edip, sana imrenecekler.” Evde ibadet ve hizmetkârlıkla meşgul Râbia’nın bir gece duasını dinleyen efendisi onun Allah’tan başka bir arzusu olmadığını, başucundaki kandilin havada asılı durduğunu, evin nurla dolduğunu gördü. Onu azad etti. Râbia’nın bundan sonra zaman zaman Hasan Basri’nin sohbet meclisine gittiği söylenir. Değinmeden geçmek olmaz, Râbia henüz on, on iki yaşlarındayken Hasan Basri vefat ettiği halde, ikisi menkıbelerde sürekli karşılaştırılan, konuşturulan zahidlerdir.

Rivayete göre Râbia, kölelikten kurtulduktan sonra ilkin rakkaselik ve sazendelik yapmıştır. Daha sonra ney üfleyerek hayatını kazanmaya başlar. Bu arada Basra’daki camilere uğramaya başlamış, Hasan Basri’nin öğrencilerini dinlemiştir. Bu rivayet doğru ise, “insan kendini yeniden yaratmak(!) için burada. İstediği, karar verdiği biri olmak ne kadar mümkün bilemiyorum, ama bu önemli fikri edindiğinde var ya da yok olacağı bir deneyimi edinmek için olduğunu fark ediyor. Kendi anlamını farketmek insanın içinde gizli bir hazine. Belki deneyimlediğimiz her şey de kendimizi bilmemiz için birer fırsattır ve asıl doğum kendini farketmektir. Kişiliğini oldurmak, zannettiğin kendilik algını, vehimlerini öldürmektir ölmeden evvel ölmek… Özüne ihanet etmemektir…” diye kendimce anlattığım, tecrübelerle olgunlaşmaktır, deneyimi ne olursa olsun hedefinin İNSAN olmaya bir yolculuk olduğunu unutmadan yaşamaktır.

“Naklederler ki, Râbia Hasan’a üç şey göndermişti: Bir parça mum, bir iğne, bir de kıl! Bunları götürene ona şunu söylemesini tembih etmişti: Ey Hasan! Mum gibi kendini yaka yaka âlemi aydınlat. Sürekli iğne gibi çıplak faaliyette bulun. Bu iki hasleti yerine getirince kıl gibi ol, tâ ki amelin boşa gitmesin.” Yapılan fedakârlık kendinden bilinmeyecek, sonrasında da “bir sevaba nail oldum” denmeyecek demek mi istiyordu? Rabiâtu’l-Adeviyye yoksul bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Vefatına değin yoksul, sıkıntılı bir yaşamı oldu, çoğu zaman evini aydınlatacak bir kandilinin bile bulunmadığı söylenir. Ama onun örnek hayatı ve hikmetli sözleri etrafını aydınlatıyordu. Böyle bir hayat yaşarken sadakat ve doğruluk üzerine âşığın vasıfları olan muhabbet, vefa, cesaret, fedâkarlık diye özetlenebilecek sözleri şunlardı: “Mevlâsını müşahade de ve muradını temaşada darbenin elemini unutmayan bir kimse davasında sadık değildir ve bunda şaşılacak bir şey de yoktur. Çünkü Yusuf’u müşahedeye dalan Mısırlı hatunlar yedikleri darbenin elemini (ve bıçakla doğranan ellerinin acısını) hiç duymamışlardı. Şayet bir kimse Hâlik’i müşahede halinde bu nitelik üzere bulunursa bunda şaşılacak ne var?”

Ona Kâbe’yi sorarlar, Kâbe’nin Rabbi’nin peşinde olup Kâbe ile bir işinin olmadığını; Hz. Peygamber’e olan muhabbetini ve şeytana duyduğu nefretini sorduklarında, kalbinde Hz. Peygamber’e duyacağı sevgiye de şeytana duyacağı nefrete de yer olmadığını; cenneti sorduklarında ise önce komşuyu sonra evi aradığını söyler. Bir elinde su dolu kova diğerinde tutuşmuş meşale gören halk ona bu halde nereye, ne yapmaya gittiğini sorduklarında, cenneti yakmak cehennemi de söndürmek istediğini söyler. Böylece artık cehennem korkusu ya da cennet endişesiyle ibadet etmeyecektir kimse. Rabia’dan önce hiç kimsenin cennet beklentisi ya da cehennem korkusu duymadan sadece Rabb’ini sevmeye, ahiretten vazgeçmeye ve O’nun rızasından başka bir şey beklememeye dair bir kavram oluşturmadığının üzerinde duruyor konunun uzmanları. İnsan belki de cennet ve cehennem gibi iki zıt kavramı da kendinde tecrübe edip, onların da ötesine geçmek gibi bir hünere sahiptir.

Süfyan Sevri ona imanın temelini sorduğunda, “Cehennem korkusuyla ibadet etmedim, ücret karşılığı kölelik olurdu bu. Cenneti umarak da karşılık beklemedim. Yalnız O’nun sevgisi için ibadet ettim” der. Ünlü dizelerini bu sohbet üzerine söylediği rivayet edilir:

Seni iki sevgiyle seviyorum, biri bizatihi benimdir, hodbin.
Diğeri senin, sevilmeye dair liyakatin.
Benim olan, seni yâd.
Sana layık olan beni yüceltmendir temaşa için.
Hiçbirinde övgü yok bana, gereken yok.
Hamd ve şükür sanadır her iki sevgimde

“Naklederler ki, çölde (hiç suyun bulunmadığı zamanda) otuzbin kişiye su vermiş olan Muhammed bin Eslem Tûsî ile Nu’mâ Tarsûsî, RÂbia’nın mezarı başında hazır olup, ‘sen ki, iki âlemden de vazgeçmemişimdir, iki âleme baş eğmem diye laf ederdin, şimdi hal nereye vardı?’ demişler. O da seslenmiş: ‘Gördüğüm bâdeyi içiyorum, gördüğüme erdim.’ ” Bu kıssa bize Râbiatu’l-Adeviyye’nin şâhidler kervanında yol yürüyüp göçtüğünü anlatması bakımından ne kadar ilginçtir. Demek ki o, gördüğüne inanıp, gördüğünün hasretiyle yaşadı. Görmeden âşık olmak mümkün olmasa gerek!

Yûnus aşağıdaki beyitte de ezeldeki vahdet halinden dem vuruyor, dünyaya gelmeden önce âşık (Mecnûn) ve sevgili (Leylâ) diye iki ayrı varlığın olmadığını söylüyor. Çünkü seven ve sevilenin olduğu yerde ikilik- şirk vardır.
Bunda dimeden Mecnûn Leylâ adını mevzûn
Ne Leylâ idüm anda ne Mecnûn-ı ser/gerdân

“Vefatı yaklaştığında büyükler başucundaydı. Onlara: ‘Kalkınız, burasını boşaltınız, beni yalnız bırakınız., tâ ki Allah’ın elçileri ile başbaşa kalayım!’ dedi. Kalkıp dışarı çıktılar ve kapıyı örttüler. İçeriden şöyle bir sesin geldiğini işittiler: ‘Ey nefs-i mutmainne! Rıza göstermiş ve gösterilmiş halde Rabbine dön! (Has) kullarımın arasına katıl ve cennetime gir.’ (Fecr 89:27-30) Aradan bir zaman geçti, artık bir daha hiç ses seda çıkmadı.İçeri girdiler, vefat ettiğini gördüler.”

Kaynak: Feridüddin Attar, Evliya Tezkireleri.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.