Bâciyân-ı Dîvân mı Bacılar Divânı mı ?

Dîvân Edebiyâtı Vakfı’nın gayretli himmetli hanım müdâvimleri, dünden bugüne hemen her kesimin kendi dünya görüşü doğrultusunda târif ve tanzim etmeye çalıştığı kadın meselesi üzerinde durmayı ihmal edilemeyecek bir vazîfe telâkki ettiler. Dr. Fatma Âdile Başer’in –kendisi kabul etmeyeceği için rehberlik demeyelim ama yine o tesiri kastederek- refâkatinde bir araya gelen hanımlar, kadın konusuna yaklaşımda târihî tecrübenin öne çıkarılması konusunda hemfikir oldular. Şu halde öncelik, “özgün ve millî kadın profilimizin yeniden anlaşılması ve güncellenmesi” olacaktı. Kısa sürede bu hedefe mâtuf bir kadın araştırmaları enstitüsü kurmaya niyet ve teşebbüs ettiler. Tabiatıyla bu oluşumu tanımlayacak ve bu niyeti ifâde edecek bir isim lâzım oldu. Dîvân Edebiyâtı vakfının çatısı altında başlayacak olan bu faaliyet, ilgili vakfın birikimini de genişleterek taşımak maksadını barındırdığı için vakfın adında yer alan “dîvân” kelimesi, elde var bir olarak görüldü. Yâni bu oluşumun isminde “dîvân” kelimesi tabîî olarak yer alacaktı.
Dîvân kelimesi kendi başına o kadar geniş ve kuvvetli bir anlam dâiresine sahip ki bu kabil yeni bir teşekkülün isminde yer alması, daha işin başında cesâret telkîn ediyor, imkân sunuyor gibi sanki. Dîvâna isterseniz mühim işlerin görüşüldüğü mekan deyiniz, isterseniz mekan kaydından bağımsız olarak önemli meselelerin müzâkere edildiği meclis deyiniz, isterseniz onu seçme metinlerin toplandığı kıymetli bir mecmûa olarak düşününüz, isterseniz bir şâire ait şiirlerin belli bir sistematik içinde toplandığı defter deyiniz; hepsi uygun ve câiz. Yâni “dîvân” kelimesi, aynı ibâre içinde bütün bu anlamları birlikte taşımaya elverişli bir kelime. Kelimeye tarihten getirdiği diğer anlamlarından sarf-ı nazar edilerek bakılsa, meselâ sadece günümüzdeki yaygın kullanımıyla gösterişli görkemli bir sedir, kanepe anlamında kullanılsa bile, bu tarz bir oluşum için müsâit bir çağrışım oluşturabiliyor. Peki, bütün boyutlarıyla bu dîvân, kimin veya neyin dîvânı olacak? Bu dîvânı bir şeye bağlamak, raptetmek, tahsîs etmek gerekmez mi? Elbet gerekir… İşte tam bu noktada Âşıkpaşazâde (v. 1484?) yüzyıllar öncesinden ses vererek imdâda yetişiyor.
Bilindiği üzere Âşıkpaşazâde, klasik anlamda ilk Osmanlı târihlerinden biri olan Tevârîh-i Âl-i Osmân adlı eserin müellifidir. Bu eserinde 13. mîlâdî asrın müessir sosyal yapılarını gāziyân-ı Rûm, ahîyân-ı Rûm ve abdalân-ı Rûm şeklinde sıralayan Âşıkpaşazâde, bunlara bâciyân-ı Rûm’u da ilâve ediyor. Bâciyân-ı Rûm, yani Anadolu kadınları, yoksa Anadolu kadınları teşkilâtı mı demeli? Her ne hâl ise işte, dîvân oradaysa bâciyân burada hesâbı. Niyet ve vaziyet, târihten gelen destek ile kudret bulunca enstitünün ismi de tebellür ediyor hâliyle; “Bâciyân-ı Dîvân”.
Efendim bu güzel terkîbi, bu güzîde isim-müsemmâ uyumunu biz aldık kabul ettik elbette ama Âşıkpaşazâde’nin zikrettiği veya takdîm ettiği şekliyle “bâciyân-ı Rûm”, ilim âleminde öyle kolay kabul ve karşılık görmemiş maalesef. Bu sürece kısaca göz atacak olursak, Âşıkpaşazâde’den sonraki târihlerin hiç birinde bâciyân-ı Rûm oluşumundan bahsedilmediğini görürüz evvelemirde. Bu isim bir defa anılmış sonra âdetâ görmezden gelinmiş gibi. Bâciyân teşkilâtının yeniden gündeme gelmesi, ilim muhitlerinde konu edilmesi için 20. asra kadar beklemek gerekmiş neredeyse. Yüzyılın başındaki yorumlar da bâciyân-ı Rûm’un esâsında hiç var olmadığı, o devir Anadolusunda böyle bir kadın teşkîlâtı için uygun zemin bulunmadığı yönünde ağırlık kazanmış. Âşıkpaşazâde’deki kayıt büsbütün yok sayılamayacağı için de “bâciyân” kelimesinin, bir imlâ veya istinsah hatâsı sebebiyle varlık kazandığı yolunda itirazlar yükselmiş. Biraz daha açacak olursak, meselâ Alman şarkiyatçı Franz Taeschner (v. 1967), bu tamlamanın doğru imlâsının “hâciyân-ı Rûm” veya “bahşiyân-ı Rûm” olabileceği iddiâsını ileri sürmüş. Bu yaklaşıma yakın duran Z. Velidi Togan (v. 1970) ise, bu iki farklı okuma tercihinden ikincisini kabul ederek bahşiyânın sehven bâciyân şeklinde okunmuş olabileceği görüşünü benimsemiş. Türkler arasında sihirbazlıkla meşhur olanlara “bahşi” denildiği ve dolayısıyla bahşiyân-ı Rûm’un bu mesleği icrâ edenler zümresini tavsif ettiği yolunda görüş serdetmiş.
Bâciyânı bir kadın topluluğu olarak başından itibâren kabul eden ilim adamı Fuad Köprülü (v. 1966) olarak görünüyor. Köprülü bu yaklaşımını, Âşıkpaşazâde’nin bu tasnîfi yaptıktan hemen sonra Hacı Bektâş-ı Velî ve Hâtun Ana’nın baba-evlat münâsebeti içinde gelişen mânevî alış-verişini konu etmesi ile temellendirmekte. Yani Taeschner ve Togan’ın dediği gibi tamâmen imlâ hatâsının sebep olduğu bir yanlış anlama söz konusu olsa, Âşıkpaşazâde bâcıyân-ı Rûm’dan sonra mevzûya neden Hâtun Ana olarak andığı Kadıncık Ana ile devam etsin!
Köprülü’den başka Osman Turan (v. 1978) da bâciyân-ı Rûm’un târihte faaliyet gösteren bir kadınlar topluluğu olduğu fikrini desteklemiştir. Turan’a göre bâciyân, Dede Korkut hikâyelerindeki tasvirlere de uygun bir yapı olup erkek gibi silah taşıyan savaşçı Türkmen kadınlardır. Bâciyân-ı Rûm’un mevcûdiyeti konusunda en fazla yazan ilim adamı ise Mikail Bayram’dır. Ona göre bu topluluğun kurucusu, Evhadüddîn-i Kirmânî’nin kızı ve Ahî Evren’in zevcesi Fatma Bacı’dır. Bu hâtun Vilâyetnâme-i Hacı Bektâş-ı Velî’de adı geçen Kadıncık Ana ile de aynı kişidir, ilâ âhirihi…
Efendim bâciyân-ı Rûm hakkında çok da yekûn tutmayan literatüre şöyle bir atf-ı nazar eyledikten sonra fakîrin aklında iki husus kaldı diyebilirim; ilki bâciyân, ikincisi Fatma Bacı… Bilmem anlatabildim mi!
Şimdi gelelim bâciyân kelimesine… Türkçe menşe’li olan “bacı” kelimesi, Türkçe’den Farsça’ya intikal edince fonetik yapısı değişerek “bâcî” şeklini almış, Farsça çokluk ekiyle de “bâciyân” kalıbına dökülmüş. Kelimenin Türkçe olduğu vurgusu hem Steingass’ın, Persian-English Dictionary’sinde hem Redhouse’un A Turkish and English Lexicon’unda mevcut. Biz yine de Kāmûs-ı Türkî’ye bakalım. Şemseddin Sâmî “bacı” maddesini şu kelimelerle açıklıyor: “büyük hemşîre”, “abla”; “kıdemli ve yaşlı kadın”, “abla”, “kalfa”; “şeyh zevcesi”, “bacı hanım”; “zevce”, “refîka”.
Hâl böyle olunca bizim Bâciyân-ı Dîvân, aslen Türkçe olan “bacı” kelimesini Fars hançeresinin dönüştürdüğü “bâciyân” şekliyle telaffuz etmek yerine, aslına ircâ ederek “bacılar” şeklinde istîmâl etmeyi daha münâsip bulmuştur. Millî olanı güncellemek, kullanışlı hâle getirmek niyetiyle besmele çeken Bacılar Divanı’nın ilk faaliyeti, “bacı” mefhûmunu evvelki îtibârı ile buluşturma gayreti olacaktır denilebilir. Niyet hayır âkıbet hayır, vesselâm.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.