Soytarıya Mektup

Tarih 18 Mayıs 2019 oluyor; biraz korkak, toy, çekingen klavyemin tuşları. Karanlık kuşatıyor ruhumu, sonra gece bitene kadar karabasanlar tepinecek omuzlarımda, sırtımda ve yüreğimde.

Gece herkes kendi köşesindedir; kendi sessizliğinde, yalnızlığındadır. Henüz sevgilerimiz yeni yeni can çekişmeye başlıyor. Şimdi saat tam on iki! Yani gösterişli at arabalarımız birer birer balkabağına dönüşüyor. Maskelerimiz porselen tabaklar gibi teker teker düşüyor, kırılıyor.

“Silince ne değişecek?”

Beethoven’a armağan edilmiş bir parça dinliyorum, adı “Silence.” Kötü şakalar yapan bir karakter çıkageliyor, “Silince ne değişecek?” diyor. Hayret, bu sefer espri yapmıyor! Çirkin kahkahalarının yerini menfaatlerin yerleştiği pis bir gülüş alıyor. “Biraz içten pazarlıklısın.” diyorum ona. Tabii o beni duymuyor.

Size daha önce hiç, gece bütün diyalogları yutar, demiş miydim? Ben demediysem de mutlaka birileri demiştir ancak şu kapkara geceler bile bir tek soytarıların seslerini yutmayı beceremiyor. Zaten aydınlık gelirken de Tanrı’nın sesi yankılanıyor gök kubbemizde. Beste hemen hemen on dakika kadar sürüyor. Bu arada ben henüz yarısına bile gelmeden notalardan oluşan askeri birlikler bütün savaş hudutlarını ele geçiriyor. Ernesto Cortazar öyle bir işliyor ki ruhuma, elimdeki bütün suç kanıtları yaralı mektuplara dönüşüveriyor. Belki benim görmediğim anlarda küçük küçük kan damlacıkları bile akıyordur. Ne de güzel dokunuyor insanın can evine…

Gece güne evrilir, ezan okunur, iftar için geri sayım başlar. Gözlerimizin karanlığı kaçıp gider, belki yok olur ya da biz öyle zannederiz. Geriye yüreğimizde ve aklımızda taşıdığımız karanlık kalır. İşte eğer onu bitirecek gücümüz yoksa en güneşli sabahta bile karanlığın bütün tonlarını yaşarız. Hudutlardan bahsettik, soğuk taş duvarlarımızdan. Taştan yapma duvarları ısıtan şey sevgidir. Sevgiyi ayakta tutan da adalettir! Adaletin olmadığı yerde sevginin de işi olmayacaktır. Sevgi oradan göçüp gidecektir kendi kaynağına çünkü adaleti tesis etmek için menfaatleri unutmak gerekir. Menfaatlerini unutabilmek de her yiğidin harcı değildir. Böylece güneş, adaletin kuşattığı dünyada doğmuş demektir. Elbette bu bir hayal değilse! Asfalt çizgilerinde, sokak aralarındaki sek sek taşlarında ve çocuk parklarında sevginin burukluğunu hissediyorum. Demek ki adalet, sokakları ve çocuk ruhların kalplerini mutlu edememiş.

Çocuklar için ramazan

Henüz gece olmadan, karanlık insanı yalnızlığından kıskıvrak yakalamadan önce bir anne tutuyor kızının sıcacık yaz güneşini andıran ellerinden ve soruyor: “Canım, ramazan senin için ne ifade ediyor?” Çocuk; “Bilmiyorum.” diyor. Anne bu sefer başka türlü soruyor: “Ramazan gelince ne hissediyorsun?” Çocuk nefes bile almadan “Mutlu!” diyor. “Neden?” “Çünkü mesela…” Biraz düşünüyor burada. “Yemek bulamayan insanlara ortak olmuş oluyoruz ramazanda. Çünkü biz de onların hayatını denemiş oluyoruz. Açlığın ne kadar zor olduğunu öğreniyoruz oruç tutmakla.” Ablası dinliyor bir taraftan konuşulanları. Bu sefer yeniden soruyor anne: “Ramazan gelince içinde bir heyecan, bir sevinç oluyor mu? Diğer aylara göre aradaki fark ne?” Küçük kız soluklanıyor: Evet! Belli ki kafasındakileri toparlamaya çabalıyor, sesi biraz düşünceli: “Bence daha eğlenceli bir ay.” Anne şaşkınlıkla ekliyor: “Niye ki? Hep aynı, yine yemek yiyoruz; yine işe, okula gidiyoruz…” Çocuğun sesinde ince bir yaramazlık kokusu var bu sefer: “Ama öğlen yemiyorsun, sabah yemiyorsun…” Anne sorularına ekliyor: “Bu eğlenceli mi?” Cevap: “A ha!” Bu defa, niye, diye soruyor. Çocuk sanki biraz sıkılmış bu kadar sorudan, bitse de gitsek, oyun oynasak, t-shirt boyasak, resim yapsak modunda. “Ihhh… Bilmem.” deyiveriyor. Anne bu sefer merakla: “Bilmiyorsun?” Çocuk açıklıyor: “Ama…” burada biraz düşünüyor. “Mesela nasıl olabilir?” Büyük bir keşif yapmışçasına; “Mesela sahura kalkmak.” diyor. Anne yeniden: “Eğlenceli mi?”, Kızı, “Evet.” Anne tekrar soruyor, “Niye?” Çocuk çok neşeli yanıtlıyor: “Bana eğlenceli geliyor sahura kalkmak ya da sahura kalkmak değil de sahura kadar uyumamak iftardan sonra.” Anne biraz şaşkın, tekrar soruyor: “Peki, ramazanda neyin değişmesini isterdin?” Artık roller değişti, şimdi çocuk şaşırıyor: “Nasıl?” Annesi sevecenlikle açıklıyor bu soruyu: “Ramazandan sonra hayatında neyin değişmesini istersin?” Çocuk gayet doğal; “Hiçbir şey.” diyor. Anne yeniden şaşkınlaşıyor: “Mutlu musun yani?” Küçük kız yeniden düşünüyor, ekliyor: “Sadece şu okulumun olmaması.”

“Zaman geriye aksın!”

Yıl iki bin üç, ben daha dört yaşındayım. Televizyon ekranlarında bir dizi film var, adı “Sihirli Annem.” Tülleri uçuşan Betüş Peri, insan olmak istiyor doğum gününde. Oraların âdetine göre de her dilek gerçekleştirilmeli! Betüş Peri yarı insan-yarı peri olarak dünyaya gönderiliyor. Yeryüzünde bir adamla evleniyor ancak peri olduğunu gizlemeli! Yoksa asla tam anlamıyla insan olamaz! Betüş ne zaman sihir yaparken yakalansa yahut bir açık verecek olsa hemen o ünlü repliğini kullanarak “Zaman geriye aksın!” der. Onun açığını yakalayan insanların hafızalarını bir güzel temizler, sonra da kaldığı yerden devam ederdi; insan “gibi” görünmeye, -mış gibi yapmaya… Şimdi biz de diyoruz ki “Zaman geriye aksın!”

Bakalım Keyfiyet iftarında neler oldu?

Günlerden 11 Mayıs 2019 Cumartesi. Bir kere şunu söylemeden geçemeyeceğim: Ahşap kapıdan girer girmez baharın ve çiçeklerin tertemiz kokusu burnuma vurdu. Kocaman palmiyenin altında mor, beyaz çiçekler… Bahçenin sağında ve solunda yemyeşil bitkiler… Gözlerinden ışık saçan ablalar, ağabeyler ile gereksiz ayrıntıları silip atıyoruz, sohbet sırasında. Birsen Hanım, Macit Şayin, Ali Çakır serilmişler içerideki koltuklara, konuşuyorlar. Bir rehavet var yüzlerinde. Benim kulaklığımda da Come Join the Murders, bir White Buffalo şarkısı ama daha çok Sons of Anarchy dizisiyle bilinir. Bu şarkının çaldığı kısımlardan birinde baba-oğul sarılma sahnesi geçer, izlemeye değer! Fonda Come Join the Murders ile Birsen ablaya sarılıyorum. Ali ağabey ile tokalaşmadan önce kulaklığın tekini çıkarmayı akıl ediyorum. Selamlaşıyoruz, Macit ağabey her zamanki düşünceli haliyle; “Hoş geldin.” diyor. El sıkışıyoruz.

Sohbet koyu, o kadar koyu ki telefonumu şarja takmayı bile unutuyorum. Neden sonra bir ara aklıma geliyor, geç de olsa takıyorum telefonumu prizlerden birine.  Ardından dışarıya çıkıyorum, ahşap bahçe kapısından bir tıkırtı geliyor. Koşarak bakmaya gidiyorum, karşımda Dr. Sait Başer ve eşi Dr. Fatma Adile Hanımefendi! Küçük bir karşılama, sarılma faslının ardından Sait hocam ile baharın yaza evrilmeye yüz tutmuş havası, güneş ışınları ve bahçenin en güzel yeşillikleri ebegümecilerle tanışıyoruz. İftar vakti gelene kadar karşılama, hasret giderme bir döngü içerisine giriyor. Art arda insanlar geliyor, tanış simalar birbirine sarılıyor. Muhabbet gırla! Bir de bakıyorum uzaktan lacivert takım elbiseli bir adam yaklaşıyor, kır saçlarını arkadan lastik toka ile bağlamış Hayri Ataş, nam-ı diğer yayıncımız. Ne zaman karşılaşsak sohbet edecek konu buluyoruz. Yine öyle oluyor, konu konuyu açıyor, Hayri ağabeyle iki çift lafın belini kırıyoruz.

İftar sofrası kuruluyor, yemekler geliyor. Sağ tarafımda Ümit ustam, onun yanında değerli ablacığım Birsel Alver Yazıcı, sağ çaprazımda masmavi gözleriyle Sait Başer, yan tarafında Doç. Dr. Ali Satan… İftarda memleketin geleceğinden endişeli zihinleri dinliyor Sait Hoca. Belki hadsizin biri bütün heyecanıyla (sanki dünyayı tersine çevirecek, ne diye bu kadar heyecanlı heyecanlı anlatıyorsa?) onun boğazına bile dizmiş olabilir lokmalarını. Masalar toplanıyor, ortalık temizleniyor. Herkes artık daha rahat, mideler doymuş, mütevazi bir iftar yemeği ile…

İftardan sonra sakın lokma yemeyin!

İftar sofralarındaki gösteriş her zaman rahatsız eder beni. Sanki dünyada herkesin aynı yemeklere ulaşma imkânı varmış, dünya adaletin eksiksiz sağlandığı bir yer haline gelmiş de biz mideyi bayram ettiriyoruz! Hâlbuki olacak iş değil. Ramazanın ruhuna ters ayrıca. Bir de bu işin tatlı macerası tarafı var. Künefeler gelsin, tulumbalar gitsin, tiramisular uçsun ağzımıza düşüversin istiyoruz, yanında serin bir limonata veya sıcacık bir bardak demli çayla beraber. Sonra? Gelsin kilolar, fırlasın şeker sonra hekim vursun neşter! İftar programında eleştireceğim husus, işte tam olarak burada yatıyor. Bize yakışmıyor o damak çatlatan lezzetlerin iftarda şişen midelerimize cila çekmesi. Elma, kivi, armut, çilek ve daha nice meyveler sunuyor bize doğa ana. Hem de biraz buzdolabında bekleyince dondurmadan çok daha serin oluyorlar. Bir de sağlıklı! Sevdiklerimizin erkenden şeker hastalığı, tansiyon, damar tıkanıklığı gibi hastalıklardan dolayı bizi terk etmesini istemeyiz. Ayrıca elma zihnin çalışmasında oldukça etkili rol oynayan maddeler içeriyor. Bir bardak kahvenin yarattığı etkiyi sabah bir adet orta boy elmayı yiyerek elde edebiliyoruz.

Yarım kalan sone

11 Mayıs 2019 benim için yarım kalmış bir sone… Tamam, Divan Edebiyatı Vakfı’nda ne çok Batı rüzgârı estiriyorsun, diyeceksiniz biliyorum ama… Ne yapayım işte erkenden çıkmak zorunda kaldım, sahura kadar bekleyecektim ben! Olmadı. Gitmeden evvel Ali ağabeyim ile çello dinledik ardından Ümit ustayla vedalaştık. Çiğdem faslı çoktan bitmiş tabii. Kardeşim Tahir ile yokuş aşağı inerken konuşuyoruz. Ertesi gün Sheakespeare oynayacaklar. Oldukça zor bir oyun seçmişler: 12. Gece. Üsküdar sokaklarına iç sesimle yarım kalmış bir sone sayıklıyorum. Zaman geriye akıyor attığım her adımla birlikte. Konu Sheakespeare, konu tiyatro, konu sanat, konu insan. Kim rahat rahat uyumak varken kralı bir soytarı ile eleştirir ki? Hem de nüktenin en ince yerinden kavrayıp buzdan şatonun duvarlarına nişan alarak… Tahir ile istasyonda ayrılıyoruz, aklımda dönüyor, 66. Sone. Şöyle diyor:

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,

Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.

Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,

Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,

Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,

O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,

Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,

Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,

Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,

Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,

Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,

Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’ e

Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,

Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

İnsanlığın tekamül sırrı!

Ustam WhatsApp üzerinden sorularıma yanıtlarını yolluyor. Diyor ki: “Ramazan ayı aslında mağfiret ayı olarak geçiyor. Benim için de tam karşılığı mağfiret ayı. Yani Allah’ın bizi affettiği ay. Diğer aylarda yaptığımız her türlü günahları, yanlışları affettiği bir aydır aslında. Bunun tam karşılığı da kendi kendimizi affetmemiz gerektiğidir. Ayrıca kendimizi sürekli yenileyebilmemiz konusunda çaba sarf etmemiz gerektiğini söylüyor ramazan ayı. Mağfiret ayı olması hasebiyle de kendi iç muhasebemizden geçmemiz gerektiğini bu anlamda kendimize tekrar bir yenilenme imkânı verip, arınıp hayatımıza devam edebilme fırsatı ramazan ayı. Çünkü tefekkür ediyoruz, çünkü oruç tutuyoruz. İnsanoğlunun ihtiyacı olan ibadetler, ritüeller, her şey ramazan ayında daha sistemli şekilde bir araya geliyor. Tabii ki toplumla kaynaşıyoruz; akrabalarımızla, sevdiklerimizle aynı anda oruç tutuyoruz, aynı anda iftar ediyoruz. Bir senkronizasyon var. Bu da insanlığın tekamülü için gerekli. Tıpkı atom çekirdeğinin etrafında dönen elektronlar gibi. Ramazan ayının çok derin anlamları var.”

Döngü biterse

Güneşin doğuşuna az kaldı. Dünya kendi etrafında bir tam tur daha döndü. Bu döngüyü sabah ezanıyla mühürleyeceğiz birazdan. Sahur bitti. Ardından yepyeni bir gün geliyor. Günün en soğuk dakikaları güneş doğmadan önceki son anlarmış. Bir döngünün bitişi soğukluk hissi verebilir mi? Şimdi, Ümit ustacığım, senin hakkında yazarken etrafım, siyah ve lacivert… Hafiften kızıllaşıyor ufuk çizgisi. Kulaklıkları çıkartıyorum. Minareler sırasıyla yeni günü haber veriyorlar. İstanbul için orucun ilk saniyeleri, Ümit usta açıklıyor: “Oruç tutmak aslında kendi içimize yaptığımız bir yolculuk. Benim için bunu ifade ediyor. Bütün gün aç kalıyoruz yani şu sıralar on altı saat kadar aç kalıyoruz. Toklukla açlık arasında gidip geldiğimiz bir anlar silsilesi yaşıyoruz. Yani ne tam tokuz ne tam açız, böyle ikisinin arasında gidip geliyoruz çünkü iftar saatinde biliyoruz ki hepimiz orucumuzu açacağız ve karnımız doyacak. İşte o iftar saatine kadar biz araftayız, dünya ile öbür âlem arasında gidip geliyoruz. İşte o anda benliğimiz, ruhumuz hatta beynimiz dahi farklı çalışıyor, farklı duygular hissediyoruz. Ruhumuz o anda beslenmeden uzak durduğu için maneviyatı daha yüksek oluyor. Bu da bize derin tefekkür edebilme imkânı, ibadetlerimizden zevk alabilme, tam karşılığını bulabilme imkânı sağlıyor. Yani hem ramazan hem de oruç, içsel yolculuğumuzla alakalı. Tamamen buna karşılık geliyor, diye düşünüyorum.”

Şafak sökerken

Ustalar ile çırakları arasında bir kulak çekmenin, iki tokat atmanın lafı olmaz. Usta arada şefkat tokadıyla da gelir. Onun tokadı da Allah’ın sopası addedilir, sinede eritilir. Kulak çekiyorsa da… Sadakat ile adaletin bir arada olduğu gecelerin şafağı sökerken ufuk kanın değil, sevginin kızılına boyanır. Bir sabah saf adaletin rengiyle uyanacağız dünyaya, umudumuz henüz hayattayken. “Ramazandan sonra ne değişsin?” dersek de Ümit usta şöyle yanıtlar bizi: “Dünya genelinde savaşların bir an önce bitmesini, İslam âleminin tekrar dirilişin kodlarına ulaşmasını istiyorum. Bir an önce bizim dirilmemiz, doğruyu görebilmemiz, Kur’an’ın temel kaynağına tekrar dönebilmemiz gerekiyor. Yani burada da bir döngü esası var. Oraya döndüğümüzde, tekrar Kur’an’ın ana kaynağına döndüğümüzde tekâmül etme şansını elde edeceğiz. Biz ana kaynaktan uzaklaştığımız için dünyada yani özellikle Müslümanların yaşadığı coğrafyada büyük yıkımlar var. Demek ki merkezden çok uzaklaştık, bir an önce merkeze dönmemiz gerekiyor. Ramazan ayı itibarıyla değişmesini istediğim şey, Kur’an’ın ana kaynağına dönmek. Kendimizi tekrar o merkeze yakın hissetmek. Yanlışlarımızı düzeltmek ve İslam’ın, Müslümanların tekrar dirilişi.”

 

 

 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.