Zihnin Tedâîleri

Anlam farklı görünse de bazen iki kelime aynı anda hatırıma gelir. Sanki telaffuz ettiğim kelimeyle birlikte içimden ikinci kelimeyi belli belirsiz fısıldarım.

Ya da kelimeyle birlikte bir resim görürüm. Kelimeler ve kavramlar, zihnimde bazen bir kıyafete bürünür; anlık bir fotoğraf seçmiştir zihnim, bilemediğim bir zaman diliminde. Kelime ağzımdan çıkarken o kelimeye yakıştırdığı bir fotoğrafı bilinçdışım arşivinden çıkarır, gözümün önüne getiriverir. Hem sesin hem gözün, kim bilir ne zaman kaydedilmiş gizemli kavuşmasıdır bu. Ses ve görüntünün kaynaşması gibi bir şey.

Kelimedeki baskın harfin çağırdığı bir kelimedir bu ya da kelime duyulduğu andan itibaren dış dünyadan seçilmiş bir fotoğraftır üst üste oturttuğum.

Belki sembol dediğimiz de “sesin ve gözün titreştiği” o kısacık ân içinde zihinde donan şeydir. Belki de bilinçdışının seçtiği o sembol, kavram-kelimenin bize ifade ettiği anlamın kendisidir.

 

Çok küçükken fark ettiğim bir oyundu bu. Seçtiğim kelimeyi, ismi, bu gün kavram diyebileceğim şeyi aniden aklıma getirir ve bir resim görürdüm. Sadece bir resim, donmuş bir an… Sonra kelime, isim, kavramı bilerek dilimle defalarca tekrarlardım ve hem resmin kaybolduğunu hem de tekrarladığım kelimenin sesten ibaret anlamsız bir boşlukta kaldığını fark ederdim. Kelimenin ve resmin gerçekliğinden kuşku duyardım. Çünkü bunun sadece bana ait bir yakıştırma olduğunu, ortak bir anlamının olmadığını bilirdim içten içe.

Şimdi, o ilk anda, kelime ilk duyulduğunda veya telaffuz edildiğinde zihnime gelen görüntünün, resmin ve sessizce içimde fısıldayan diğer kelimenin anlam dünyamdaki karşılığının ne kadar değerli olduğunu fark ediyorum. Sadece kişinin kendisine ait bir yaratım ve özel olduğunu da…

Mîrâc derken tâc da der iç sesim meselâ. Bu, ses benzerliğinin bir oyunudur. Fotoğraf yok, iki kelime sadece: Mîrâc ve Tâc!

Mîrâcı düşünürken belki de bir peygamberlik yolculuğunun bu kutlu hâdise anlatımıyla taçlandığını da aklıma getirmişimdir, unuttuğum bir zaman aralığında. Ve öylece nakşolmuştur hafızama… Çağrışımlar!

Zihnim yine tedâilerde, gidip geliyor. Taç giymeyi düşünüyorum… Ve Türklerin taç giyme yerine kılıç kuşanmayı tercih etmesini… Kılık ve kılıç kelimesinin aynı kökten geldiğini… “Kılk/kılık”ın ise “ahlâk anlamında da kullanıldığını ve “kılık kıyâfetin düzgünlüğü”nün, ahlak/öz ve görünüşe özen olduğunu… Bunlara sahip olmayanın, kılıç/silah taşımayı aslında hak etmediğini…

Kılığını/ahlâkını kuşanan, kılıç sahibidir ve hem kendi hem de başkasının ahlakını korumakla vazifelidir Türklerde. Kılıç ancak kılığın/ahlâkın/özüne sadık olanın emrinde olmalıdır. Kılıksız/ahlâkından/özünden uzaklaşmış olanın elinde kılıç, zulmün silahıdır. Türklerde taç giyme yerine tercih edilen kılıç kuşanma, hakandan beklenen vazifeyi ve devlet zihniyetini apaçık gösterir.

Fakat kılıcı sadece silah olarak düşünmemeli. Kılıç bir kutlu vazifenin temsilcisi de olabilir. Bu vazife varlığa her türlü hizmetle; ilimle, sanatla, maddî ve mânevî desteklerle ve pek hakkaniyetli çok yolla olabilir. Kılıç, hak ve adâlet timsalidir.

Bizim çocuklar, geçtiğimiz Mîrac Gecesi taç giydiler ya da aslında “kılıç kuşandılar.”

O gece Nazlı, Merve ve adaşı Merve, Talha, Mahmut, Metin, Mevlüt Can, Gufran Aliyar, Mehmet Zişan isimlerine hitaben; “Vakfımızın faaliyetlerine kattığınız kıymetli emekleriniz için teşekkür eder, başarı ve mutluluklar dileriz.” yazılı birer plaket; Divan Edebiyatı Vakfı’nın “tatlı cıvıltıları” Meryem, Güneş ve Neva ise yine isimlerinin yer aldığı “çiçeğimiz” ibareli madalya aldılar. Böylece Adnan ağabeylerinin izinden yürüyerek bir ilim yuvasında içten hizmetleri ve öğrenme gayretleri ödüllendirildi.

“Töre’de hizmet eden bey olurmuş.” Beyliğe adım kılıçlarını kuşandılar. Kılıçlarını yani özlerine sadakati, tüm varlığa maddî manevî hizmet yükümlülüğünü; bilimle, sanatla, öz değerlerine sadakatle yürüme bilincini kuşandılar. Gayrete verilen desteğin taçlandığı bir geceydi işte! “Mirâcın/tâcın” anlamı, idraklerinin uyanmasının bir resmigeçidi idi.

Hadislerden öğrendiğimize göre Peygamberimizin Mîrac yolculuğu sırasında geçtiği yedi kat gök, tasavvufî sembolizmde manevi gelişme için geçilmesi şart olan yedi merhaledir. Yol boyunca içsel yolculukta yedi mıntıkadan geçilir ve daima meşakkatlidir. Yolcunun manevî olarak tekâmül etmesi için bu yolculuk şarttır.

Kaynakların anlattığına göre Mîrac hâdisesi, Türk-İslam edebiyatında da “Miraciye” ve “Miracname” denilen manzum eserlere konu olmuştur. Bu eserlerde Mevlidlerde olduğu gibi şairlerin hayal güçleri de devreye girer. Aslında birçok dinî eserde Mirac çeşitli şekillerde anlatılmış.

Mirac “Türk edebiyatında ilk defa bir motif olarak Satuk Buğra Han Destanı’nda görülmüş.” diyorlar. Çağatay sahasında XII. yüzyılda Hakîm Ata tarafından yazıldığı kabul edilen 122 beyitlik Mi‘râcnâmetü’l-Hazret, türün ilk müstakil örneği olup hece vezniyle ve sade bir dille kaleme alınmış.

Konunun uzmanları Türk edebiyatının, Miraciyeler bakımından hayli zengin olduğunu söyler. Anadolu’da ilk bağımsız Miraciye’nin Ahmedî tarafından 15. yüzyıl başlarında yazıldığı biliniyor. Miracnamelerin çokluğu, bu konuda bizde köklü bir edebî geleneğin bulunduğunu göstermekte.

Miracnameler arasında Nâyî Osman Dede’ninki özel bir yere sahiptir çünkü rivayete göre Mirac gecelerinde okunması için Şeyh Mehmed Nasuhi Efendi, bir kandil gecesi Üsküdar Doğancılar’daki dergâhında Nâyî Osman Dede’den Mevlid gibi okunacak bir Miraciye yazıp bestelemesini rica eder. Aziz dostunun isteğini memnuniyetle kabul eden Dede, derhal kaleme sarılır; Miraciye’sini yazıp Segâh, Müstear, Dügâh, Nevâ, Sabâ, Hüseynî ve Nişâbur makamlarında yedi bölüm halinde besteler. Bahirler yani bölümler arasındaki Tevşih’lerin güftelerini Mevlânâ ve Mehmed Nasuhi Efendi’nin şiirlerinden seçen Osman Dede, Miraciye’sini ilk defa Nasuhi Dergâhı’nda okumuştur.

 

“Nâyi Osman Dede, Mirac hâdisesini eseriyle taçlandırmış.” diyorum kendi kendime.

 

Ve bu gelenek hâlâ devam eder. Yani bizim çocukların gayretleri taçlanırken muhtemelen aynı saatlerde biraz ilerimizde, Nasuhi Dergâhı’nda Mirâciye okunuyordu. Yani bana göre bu çocukların çıktığı kutlu yolculuğa, peygamber yolunun taçlandığı olay, bu muhteşem olayı musiki ve şiirle taçlandıran bir eser ve dua eşlik ediyordu. Gönlümün yakıştırması bu idi.

Benim de zihnimdeki çağrışım böylece yerine oturdu. Telâffuz ettiğim kelimeye (Mirâc) iç kelimemle (Tâc) beraber bu defa bir resim değil ama bir gecenin uzun bir seramonisi refakat ediyordu.

İki kelimenin “Neden?” dedirten buluşması, kendimce cevabını buldu. Ve gönlüm bundan pek hoşnut oldu.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.