«

»

Şub 21

Modern Ritüelin Erkek Meselesi

17909509_10212220205604366_224787284_nModern kelimesi, sözlüklerde kısaca çağdaş, çağa uygun olarak tarif edilir.

 

Modernliğin başlangıcı için bir milat söylemek zor olsa da eskinin terki, yeninin kabulü süreci olarak varsayılan “Aydınlanma” yılları ve Fransız İhtilali en önemli kilometre taşlarıdır. Özellikle Batı’nın aydınlanma olarak adlandırdığı dönemde tam olarak seküler içerikle doldurulan kavram; aklın bir araç olarak evrensel çözümlemeler yapabileceğini, katı bilimsel disiplini, üst düzey toplumsal organizasyonlar için bürokrasinin gerekliliğini ve üretilen değerlerin parasal karşılıklarının artmasını ifade eder.

 

Kabaca özetlediğimiz modernitenin bileşkesi, esasen geleneğin eleştirisi olarak algılanmıştır. Batı için eski hayatın “geri” kalmış bütünlüğünü partiküllere ayıran modernleşme “toplum mühendisliği”nin itiraz edilemez sihirli değneğine dönüşmüştür. Böylelikle bir şeyin modern olarak adlandırılması “modern”in ortaya çıkış kaynağı olan Batı’ya ait güncellemeye uygun olmayı zımnen bünyesinde taşır. Modern üzerinden yapılan soyut-somut bütün atıflar ve tanımlamalar, kaçınılmaz olarak Batı aklının, zevkinin ve düşüncesinin, son tahlilde Batı’nın kendisinin “yüceliğine” işaret eder.

 

Modernleşme sürecinin hiçbir aşamasında doğal olarak üretici rolü almayan Türk “aydını” kültürden ekonomiye ve siyasete kadar her alanda Batı kopyacılığında çare bulacağı yanılgısına düştü. Modernite ile tanışmadan önceki kabaca iki yüz yıl boyunca yine kendi özgün karakteri ile uyuşmayan bir başka kültürün taklitçisi olurken bu taklidin çürüttüğü hayatı canlandırmanın çaresi zannedilen hazır modern kalıplara sarılarak özgün “kurucu akıl* dan bu sefer de başka bir savruluşla uzaklaştı. İlerleyen süreçte oryantalizmi özümseyen son kuşakların önemli bir kısmı Stockholm Sendromu’na duçar oldular. Dr. Sait Başer bu durumu daha nezaketli bir dille “Oğuz uykusu” olarak adlandırmaktadır. Son yıllarda hükmeden zümrede de eski hastalığın emarelerini görmemek mümkün değil, eğer dikkat edilmezse bu deli gömleğinin üzerine eski gömleği tekrar giymenin daha kalıcı hasarlara yol açacağını belirtmek gerekiyor.

 

Modernleşme üzerinden yıllar içerisinde sosyal hayatımıza yavaş yavaş zerk edilerek kültürümüzün bir parçası haline getirilmeye çalışılan Modern Ritüellere, özellikle bunların cinsiyet odaklı olan rutinlerine dikkat çekmek istiyorum. Bu ritüeller günden güne çeşitlendirilerek hayatımızın her alanına nüfuz etmeyi başarıyor. Başlıca evlilik yıldönümü, doğum günü, sevgililer günü gibi benzeri günler, özellikle yüzyıllarca ihmal edildiği hatta aşağılandığı varsayılan kadınların sözde onurlandırıldığı, gururlarının okşandığı ve çeşitli hediyelerle sevindirildiği günler olarak karşımıza çıkıyor. Tüketim ekonomisi için de bir tahrik mekanizması işlevi gören bu günler, yazılı ve görsel basın-yayın araçları tarafından yüceltilerek böylesi ritüelleri benimsemeyen insanların örtülü olarak aşağılanmasına, geri kafalılıkla suçlanmasına da yol açıyor.

 

Aslında buraya kadar bir sorun yokmuş gibi görünüyor çünkü Türk geleneği zaten yüz yıllardır modern olmayan birçok ritüelle yaşayagelmiştir; kandiller, düğünler, bayramlar, sema, semah ve benzeri ayinler toplumsal hayatımızda ritmik olarak hala yaşamaktadır. Geleneksel ritüelleri (ayin, ibadet, tapınma, eğlenme) modern olandan ayıran temel faktör ise bize ait olmalarıydı. Gündelik hayatımızın bir parçası olan, ontolojik filtrelerden geçerken damıtılarak estetize edilen kadim ritüeller, toplumun değişik katmanları için önemli birer eğitim aracı olma özelliği de taşımaktadır. Modern ritüellerin bahsimizin konusu olan bölümleri ise sözde kadın özgürlüğü temalı cinsiyet odaklanmasıyla karşı cinsi yani erkeği “modernleştirme” amacı taşımaktadır. Bu vesile ile varsayılan köhne erkek karakterinin adam edilerek Batılı “çağdaş” bir tipe dönüştürülmesi hedef alınmaktadır.

 

Yurdumuzda feodal yapının hala baskın olduğu bazı bölgelerinde ve çarpık kentleşmenin yol açtığı sorunlarla boğuşan bir kısım yerlerde kadının toplumsal saygınlığının sıkıntılı olduğu inkâr edilemez bir gerçek. Hatta halkın eğitimli ve müreffeh tabakalarında yapılan bazı araştırmalarda da kadına şiddetin önemli bir sorun olduğunu biliyoruz.  Konunun bu yönü ekonomi ve eğitim politikalarının yetersizliği ile acilen tedaviye muhtaç bir toplumsal yara olarak karşımızda duruyor. Bütün bu rezervleri saklı tutarak kadına şiddet konusunu sağduyulu bir şekilde değerlendirmenin zorluğu da ortada olmasına rağmen düşüncelerimizi dile getirmekten imtina etmek de doğru bir tutum olmayacaktır.

 

Milli varlığımızın devamlılığının en büyük teminatı olarak görülen klasik Türk aile yapısı, bütün proje saldırılara rağmen hayatiyetini büyük oranda devam ettirirken bu aile yapısının yarısını oluşturan ve temel vasfı hamiyet olarak bilinen kısmı, kurumun çözülmesi amacıyla bilinçli bir saldırıya maruz kalmış görünüyor. Modern ritüeller vasıtasıyla yıllar içerisinde terbiye edilmesi gereken “öküz”, “yontulmamış”, “odun” ve daha birçok olumsuz sıfatlarla özdeşleştirilerek binanın demirinin, toplumsal hafızada çürütülmeye çalışıldığını üzülerek gözlemliyoruz. Nüfusu on milyonlarla ifade edilen her toplumda olduğu gibi Türk toplumunda da zaman zaman azalarak, bazen de artarak gün yüzüne çıkan ahlaki yozlaşma emarelerinin öznesi olarak aile kurumunun direğinin hedef alındığı şüphesi her geçen gün zihinlerimizi daha çok meşgul ediyor. Milli direncin böylesi sinsi bir yöntemle kırılmaya çalışıldığı izlenimi veren proje haber yöntemleriyle ilgili endişelerin, tehlikeyi gören münevverler tarafından konunun hassasiyeti gözetilerek dile getirilmeye başlandığını memnuniyetle görüyoruz.

 

Son zamanlarda “kadına şiddet” ya da “erkek şiddeti” temalı haberler medyanın gündeminde terörle mücadeleden sonra ikinci sıradaki yerini koruyor. Tabii ki şiddet kim tarafından kime uygulanırsa uygulansın mazur görülemeyecek insanlık dışı bir davranış türüdür. Şüphesiz haber yapmak gazetecilik mesleğinin en önemli kısmıdır. Kimse bir basın mensubuna neyi nasıl haber yapacağını öğreteme yetkisine sahip değil, olmamalıdır da. Fakat klasik gazetecilikte üçüncü sayfa haberi olarak adlandırılan, polis asayiş şubesinin ve psikiyatrların ilgi alanına giren suç vakaları, basın-yayın organları tarafından gizli bir el düğmeye basmışçasına her saat başı köpürtülerek verilmeye başlandıysa orada biraz düşünme hakkımız vardır. Sıradan ebeveynlerin kahvaltıda bile çocuklarıyla haber dinlemekten utanır duruma gelmeleri, hangi habercilik kuralıyla izah edilebilir? Her fırsatta dile getirilen “Gazetecilik Etiği” haberin sunulma üslubu açısından meslek mensuplarının vicdani sorumluluklarına hangi aşamada tesir etmektedir? Halkın haber alma özgürlüğüne saygı kavramı meslek ahlakının estetiği ile ne zaman bir arada düşünülmelidir? Eş, baba, kardeş, abi, amca, dayı gibi ailenin temel yapıtaşı ve karakter modellerinin hiçbir vicdani ayrıma tabi tutulmadan şiddetin öznesi olarak gösteren habercilik yöntemi, kadın-erkek ortalama Türk insanını “basın özgürlüğü” kavramı ve bu özgürlüğün sınırları hakkında düşünmeye sevk ediyor.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu HTML etiket ve tanımlayıcılarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>