Bastonun Ucundaki Tebessüm

Hayri AtaşKıdemli ve tecrübeli bir “sakat” olarak tâ çocukluğumdan beri sakatlığın hatun kişilere yakışmadığını düşünmüşümdür. Kader ortağım hatunları gördüğümde ne yalan söyleyeyim içim cızzz eder. Bu da benim ön yargım işte…

 

Bugün sabah önce otobüsle başlayan seyahat sergüzeştim metro, füniküler, tramvay ve tekrar otobüsle devam etti, hem de gün içinde bunlara defalarca bindim. Sabahleyin Kabataş’tan bindiğim tramvayın hemen kapı yanındaki koltuklarından birine oturdum ki inerken kalkmak kolay olsun diye. Benimle birlikte binen insanların yüzlerinde aşırı derecede bıkkınlık, bezginlik ve hallerinde “dokunsan bin şikâyeti peş peşe sıralayacak” bir görüntü vardı. Sabah bindiğim otobüstekiler de aynı. Hatta “Hayırlı günler” dediğim ve muhtemelen ilk ya da en fazla ikinci seferini yapmakta olan otobüs şoförü de aynı durumdaydı. Oysa bir tebessümü çok görmemek lâzım diye düşünmüşümdür hep. Her neyse, belki sabah geç uyanmıştır yahut hanım sultanıyla kahvaltı yapamamıştır veyahut da her gün her gün aynı suratları görmekten bıkmıştır. Kim bilir!..

 

Metrodaki suratsızlıklara temas bile etmiyorum, hatta “yürüyen merdiven”i “yürünen merdiven” bile algılamayıp “koşulan merdiven” anlayarak hızla yanımdan geçip geçerken de bana çarpıp az daha metrelerce yuvarlanmama sebep olan genç şahsa bile kızmadım bu sabah, bütün sülalesini sinemaya götürmeye and içmedim, çünkü belki de sevdiğine verdiği randevuya geç kalmıştır, o yüzdendir, dedim kendi kendime. Zira o durumlar da benim de elim ayağıma çok dolaşmıştır “gençkene!..”

 

Her neyse… Kabataş’tan tramvaya bindim. Hava serin, denizin üstü biraz puslu fakat olsun, bir şehirde deniz varsa sevilmesi için yeteri için yeteri kadar sebep var demektir ki bu şehir İstanbul olunca zaten binlercesini hemen sıralayabiliriz… Tramvayın kapıya yakın koltuklarından birine yerleştim, her zaman böylesini tercih ederim, zira inip binmek kolay oluyor benim için. Hareket ettik. Fındıklı durağında birkaç kişi daha bindi tramvaya. Adamlardan biri onca boş yer varken gelip yanıma kendini atınca biraz sıkıştım oturduğum yerde fakat olsun, o da benim gibi belki de düz gitmek, kolay inmek ve hatta belki etrafa bakıp binalar arasındaki boşluklardan denize bakmak istiyordur. Tam bunları düşünürken kapıdan içeriye bir baston ucunun girdiğini gördüm. Sonra ise içe doğru kıvrılan bacaklar. Başımı kaldırınca bunun elinde ahşap bir bastonla -bildiğiniz dedelerimizin kullandığı ahşap baston canım- bir genç hanımın girdiğini gördüm. O da geldi ve kapıya yakın bir koltuğa bıraktı kendini. Belki o da kolay inmek istiyordur, belki o da düz gitmek istiyordur diyeceğim fakat o bana dönük oturduğu için böyle bir şansı yoktu!.. Oturur oturmaz elindeki bastonunun koltuğunun önündeki demir yere astı. Gencecik, dal gibi bir genç kız. İnce ve açık tenli yüzünde ve kara kaşlarının altındaki gözlerinde sabahtan beri aradığım şeyi hemen buldum: Tebessüm.

 

Elini at kuyruğu şeklinde bağladığı siyahla kumral arası saçlarına attı ve düzeltti. Sonra çantasından bir bandaj çıkardı, eliyle düzelttikten sonra başına taktı ve duruşundaki zarafeti böylece tamamlamış oldu. Başını kaldırdığında gözlerinden yayılan tebessümün dudaklarında nihayet bulduğunu gördüm. Yürümekte zorlanan, belki başka başka sıkıntıları dertleri olan bu genç hanımefendi sabah sabah hayata tebessümle bakıp “yaşamak güzel şey”, yeter ki kıymetini bilelim mesajını verdi bizlere. Peki bizler aldık mı!?..

 

Başlarken sakatlığı hatun kişilere yakıştıramadığımı söylemiştim, bu hanıma da yakıştıramadım, fakat o, durumu ne olursa olsun tebessümü kendisine yakıştırmıştı. Ben Sultanahmet’te indim tramvaydan, inerken tekrar baktım gözlerine yine mütebessimdi ve umut doluydu. Hayatta bazen sizi sıkan, içinizi karartan insanlara yaslanmaktansa bir bastona yaslanmak daha mutlu edebilir…

 

Yaşasın sakatlığım!

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.