“Dönülmez Akşamın Ufkundayız”

Ali ÇakırFakat bu “akşam” bitişin değil, başlangıcın akşamı.

Binlerce yıllık “ontolojik itikadını” yüzlerce yıldır kaybetmiş ve aramayı aklına dahi getir/e/meyecek şekilde unutmuş bir milletin; tarihiyle, kültürüyle, mahiyetiyle, ceddiyle, kendisiyle… hâsılı “Töre”siyle tekrar karşılaştığı, tanımaya çalıştığı, bir yerlerden gözünün ısırdığı kutlu bir akşamın ufkundayız. Elhamdülillah!

Ne kaybettiğini bilmeyen, arasa bile, ne arayacağını bilebilir mi? Bulsa bile bulduğunun farkına varabilir mi?

Merhum Yahya Kemal Beyatlı, “yitiğimizi” ilk fark eden münevverimiz olarak aramamız gereken yeri, Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevi Ata’yı işaret ettikten on yıllar sonra Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve sair kıymetli erkân-ı devletimizi Hazret’in türbesinde görmek “dönülmez akşamın ufkunda” olduğumuzun ilk müjdecisiydi.

Önce Fırat Kalkanı ve şimdi Zeytin Dalı…

Ülkemizin kendi kararlarını kendi vererek yaptığı hamlelerin gururu, süruru, huzuru, mutluluğu… ile feyizleniyoruz çok şükür. Çok şükür devletimizin ve milletimizin reşit olduğunu hatırladık, müşahede ettik. Ahir ömrümüzde Amerikan umacısına “rağmen” hamle yaptığımızı görmenin tarifsiz duygularını milletçe yaşıyoruz, nice şükretsek kifayetsiz kalır. Kaldı ki bu ceberut umacının mazeret bildirmesine, açıklama yapmasına, ricacı olmasına da ilk kez tesadüf ediyoruz.

Üstad Yahya Kemal Beyatlı;  “hasta adam”ın ıztırabını bütün varlığıyla hissetmiş, onu tekrar ayaklandırmak için “Vatanda hor görülen bir cemaat” ile ömrünü seferber etmişti. Yahya Kemal; hasta adamın can havli ve son bir gayretle ölmediğini fakat ancak hareketsiz kalabildiğini görebilmişti.

Derken hasta adam kıpırdanıp dizlerinin üzerinde de olsa doğrulmayı başardı.

Ve artık bayat gailelerle diz çöktürülemeyecek şekilde sapasağlam ayakta.

Bundan geri bize düşen, dönülmez akşamın ufkuna doğru durdurulamaz bir yürüyüşe geçmektir. Adımlarımız da yüreğimiz gibi kararlı olmalı, tereddüt ve şüpheye kapılmamalıyız. Gayrı emanet bize, endişe düşmanımıza! Fethi Gemuhluoğlu büyüğümüzün tabiriyle, gözü olana gün ışımıştır.

Çünkü…

“Bozgunda Fetih Rüyası” devri artık geçti şükür. Şimdi fetih rüyalarımızı gerçekleştirme günlerindeyiz. İlimde, kültürde, sanatta, fende, sporda… fatihlerini hasretle, sadakatle, hicranla bekleyen nice Kızılelma var.

Fakat nasıl olur?

Elbette uyanarak.

Dede Korkut’un “Oğuz’un başına ne gelirse uykuda gelir.” diyerek uyardığı meşhur “Oğuz Uykusu”ndan uyanarak. İnşallah “Oğuz Uykusu”ndan uyanışımız da “Oğuz Sabahı” olacaktır. Yeter ki Oğuz yiğitleri, düştükleri yer bilsin; yiğit, düştüğü yerden kalkar.

Çünkü…

Hem örfümüz hem dinimiz, ki bunlar ayrı olgular değildir, müteyakkız fertleri idealize eder. Kendisini, kadim irfanımızın hikmetleriyle mücehhez hale getirmiş fertlerimizin sayısı arttıkça keyfiyetimiz de kıvamını bulacak ve neyimiz varsa bunun üzerinde kaim olacaktır. Bunun milli bir çerçeve ile sınırlı olmadığını, Türk’ün var olduğundan beri cihanşümul tezlerinin kaynağı olduğunu anlamak için uluslararası gündeme şöyle bir göz atmak yeterli olacaktır.

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz.” Fakat maske tekrar yırtıldı. Artık bize afet görünecek bir yüz ile meshur olacak halimiz yok.

Biz, dönülmez akşamımızın ufkuna doğru yürüdükçe “Döktü karnındaki esrarı hayâsızcasına” mısraı da tahakkuk etmeye devam edecektir elbet.

 

Şühedamızın, uğrunda can verdikleri değerlerimizin yükselişinden hoşnut olduğuna yürekten inandığım aziz ruhları şad olsun!

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.