Fener Göründü, Sancak Alabalanda!

 

Neye baksa kendin görür
Defterini kendin dürür
An içinde yaşar ölür
Canın bilmez canân mısın?

Gözlerden içeri giren ışık, taşradan ne taşırsa taşısın, senin gördüğün; özünden başka hiçbir şey olmuyormuş. Asıl mesele, maddi ışığa mahkûmiyet mi yoksa bir hikmet penceresinden mi baktığın?

Bakarken gördüğün, sendeki benden başkası değildir.” demişti bilge. İşittiklerim bir deniz fenerinin ufku tarayan ışıkları kadar heyecan vericiydi. Hâlbuki o, sözü bir mahkûma söylediğinin farkındaydı. Kim bilir bendeki kendine neler fısıldamıştı! Bir forsa bunu bilseydi eğer hemen oracıkta sekte-i kalpten son nefesini verebilirdi. Şükür ki Hakk, kişioğluna taşıyamayacağı yükü bırakmayacak kadar adil. Müktesebatı bir kölük* gibi yüklenmenin sırtında kamburla yaşamaktan farkı yok çünkü. Ancak bir de cehennem var ki; bilmediğini bilmemek azaphanesi…

Denizin ortasında, hey canım rinna nay
Mum yanar sofrasında, hey canım hey

Malûmatı hakikat zanneden zavallı ben, uçsuz bucaksız ve karanlık sularda bir deniz feneri gördüm diye kaderini kutlayan densiz muço.* Bilmez misin, deniz feneri karayı müjdelerken sığ suları da ihbar eder. Şimdi kim bilir ne devasa kalyonların, mütekebbir muhriplerin batığıyla doludur bu haşin kayalıklar.

Müzeyyen laflarla yüklü heybetli vagonların ambarlara sığmayıp güvertenden taşıyor. Öyle ya, sen şimdi kendini kaptan-ı derya sanıyorsun. Hâlbuki ilk fırtınada karinen* çatırdayacak ve “bir nefeslik saltanat” için şişirdiğin yelkenler çoktan eprimiş olacak.

Oysa sen her silistre* sesinde bir ‘akşam mûsıkîsi’ duyardın bu engin ummanın.

Gözlerden uzaklaşınca dünyâ
Bin bir geceden birinde gûyâ
Başlar rü’yâ içinde rü’yâ.2

 

Her şeye rağmen bu ıssız okyanusta deniz feneri bir lütf-u ilahi değil midir?
Bunu hak edecek ne yaptım, deme!
Bu, tevazu maskeli tekebbür tuzağına düşme!
Önümüzdeki koy, sığ sularla çevrili. Mütereddit teknelerin kârı değil bu seyir.

Som gümüşten sular üstünde, giderken ileriTâ uzaklarda şafak bir bir açar perdeleri…Mûsıkîsiyle bir âlem kesilir çalkantı;Ve nihâyet görünür gök ve deniz saltanatı.3

Ah, bu deniz fenerleri! Nice kaptanlar kanıksadı ışıklarını da küçücük muharebelerden bir Preveze kahramanı edasıyla dönerken görmezden geldiler onları. Oysa okyanusların hakiki kaptanları deniz fenerleriymiş. Bunu ölmeden öğrenenlere bir kutulgu* müjdeliyorlar.

Dost dediğin de bir deniz feneriymiş meğer. Surları hırçın dalgalar, dört bir yanı yalçın kayalıklarla çevrili. Ancak uçma istidadı olanların rıhtımında din-lenebildiği.

Ramazan da aylar içinde bir deniz feneri. On bir ay dalgalarla boğuşanların imdadına ışık tutan bir kutlu fener. “Sen bu limanda neye açsan onunla doyacaksın!” diye müjdeliyor her meşrebi.

Süslü sözleri boşalt, sintineni* temizle, iskelene* güvenme.
Sancak alabanda!

Kutulğu yérim yok yétürdüm bilig
Seniñ rahmetiñ tutsu emdi elig1

 

 

*Kölük; Ağır yük taşıyan hayvan
*Muço; Miço. Gemilerde ayak işlerine bakan ve hafif işlerde çalıştırılan tayfa yamağı.
*Silistre; Gemicilikte, haberleşmede, kumanda vermede, harekete geçmeyi başlatmada kullanılan,
ıslığa benzer ses çıkaran tiz sesli bir nevi düdük.
*Karine; Bir teknenin su altında kalan kısmı
*Kutulğu; Sığınılacak yer, liman.
*Sintine; Gemi içinden sızan sularla makine ve kazan dairelerinden akan yağ atıklarının toplandığı
en alt kısım.
*İskele; Teknenin sol yarısı.
*Sancak alabanda; Dümenin sancak (sağ) tarafa doğru en çok basılabilmesi için verilen emir.

 

1 -Kutadgu Bilig 1154. Beyit
2- Akşam Musikisi, Y.Kemâl Beyatlı
3- Deniz Türküsü, Y. Kemâl Beyatlı

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.