Travma Sonrası Büyüme ya da Keyfiyet Mahfili

Travma denildiğinde çoğumuzun zihninde büyük felaketler canlanır. Depremler, savaşlar, kazalar ya da kayıplar… Oysa psikoloji, travmayı olayın büyüklüğüyle değil, kişinin o olayı nasıl deneyimlediğiyle tanımlar. Aynı durum, iki farklı insan için aynı psikolojik etkiyi oluşturmayabilir. Dr. Gabor Mate’in ifadesiyle “Travma başınıza gelen şey değil içinizde olan şeydir.”

“Dünya güvenli bir yerdir, ben güçlüyüm, kötü şeyler başkalarının başına gelir, hayatımın kontrolü benim elimdedir.” Psikolojide bu kabuller bireyin varsayımsal dünyası ve şemaları ile karşılık bulur. Şemaları, zihnin hayatı anlamlandırırken kullandığı bir tür kısayol gibi düşünebiliriz. Her yeni deneyimi sıfırdan değerlendirmek yerine, daha önce öğrendiklerimizden ve yaşadıklarımızdan oluşan bu zihinsel çerçevelere başvururuz. Böylece dünya bizim için daha öngörülebilir hâle gelir. Ancak travmatik bir deneyim, zihnin yıllardır kullandığı bu kısayolları bir anda geçersiz hâle getirebilir. Bununla birlikte insanı daha önce üzerine düşünmediği bazı sorularla da karşı karşıya bırakabilir.

Travmanın özellikle sarstığı üç temel alanı düşündüğümüzde karşımıza benlik, değerlilik ve güven şemaları çıkıyor. Benlik şemamız kontrol ve özerklik kavramları ile ilgilidir. Bu şemada bireyin varsayımı: “Ben karar ve kudret sahibiyim, hayatımın direksiyonu benim elimde.” ifadeleri olabilir. Fakat travmanın öngörülemez ve ani oluşuyla birey, kontrolün kendisinde olmadığını diğer bir deyişle nefsinin aciziyetini fark eder. Değerlilik şemasında yıkım ile birey kendini kusurlu, önemsiz ve değersiz olarak algılamaya başlar. Bu nefs tahkiri, özellikle istismar sonrası bireylerde sıkça gözlemlenmektedir. Burada birey “neden ben?” sorgulamalarına da düşebilir. Güven şemasındaki yıkım ise emniyet ve itimad algılarımız üzerinde kendini gösterir. Birey dünyanın güvenli bir yer olmadığını ve insanların tehlikeli olduğunu düşünür. Bu değişim yalnızca düşüncelerimiz ya da algılarımız ile sınırlı değildir.

Bugün nöropsikoloji alanındaki çalışmalar, travmanın beynin işleyişini de etkileyebildiğini göstermektedir. Özellikle tehdit algısıyla ilişkili olan amigdala daha hassas hâle gelirken, olayları zaman ve bağlam içinde değerlendirmemizi sağlayan hipokampus ile duygu düzenleme süreçlerinde rol alan prefrontal korteksin işleyişinde değişiklikler gözlenebilmektedir. Örneğin hipokampüsü (bellek) travma sebebiyle bahsedilen şekilde zarar gören bir birey, olayları hatırlamayabilir, olmadığı gibi (yanlış) hatırlayabilir, eksik hatırlayabilir ya da bağlamını yanlış işleyebilir. Beden ise hikâyenin sessiz tanığıdır. Travmatik deneyim sona erse bile beden çoğu zaman tehlikenin geçtiğine ikna olmaz. Kalp atışları hızlanabilir, uyku düzeni bozulabilir, kaslar sürekli tetikte kalabilir. Beraberinde birçok patolojik rahatsızlıklar görülebilir.

Genel kabulde travmanın beden, zihin, algı ve davranış üzerindeki etkileri, yaşamın işlevselliğine büyük oranda ket vurur. Psikoloji literatürü, uzun yıllardır bu hasarlar üzerine pek çok araştırma yayınlamakla beraber travmanın insana neler yaptığını ya da yapabileceğini saptamaya devam etmektedir. Fakat burada görece ihmal edilen asıl sorunun “Biz travma ile ne yapıyoruz?” sorusu olduğunu düşünüyorum. Bu sorunun biraz peşine düştüğümde alanda güncel sayılabilecek olan “Travma Sonrası Büyüme” kavramı ile karşılaştım. Birkaç makale taradıktan sonra zihnimde sürekli yeni sekmeler açıldığını ve büyük oranda birbirleriyle bağlantılı olduklarını fark ettim. Okuma deneyimim eylemin ötesinde bir şeye dönüşüyor gibiydi. Bu beni heyecanlandırdı.

Travma kavramı, çoğumuz gibi benim zihnimde de öğrendiğim ilk andan itibaren peşi sıra gelen çeşitli olumsuzluklarla kullanıldığından “büyüme” kavramı ile yan yana gelmesinin kendi içerisinde bir çelişki barındırdığını düşündüm. Yanılgım burada başladı. Oysa psikoloji eğitiminin içinde bulunmuş biri olarak bunun bir tür koşullanma olduğunu daha erken fark etmeliydim. Travmaya yükleyeceğim yeni anlamların, yanına gelen “büyüme “sözcüğünde saklı olduğunu tahmin ettim. İnsan travmadan sonra nasıl, ne şartlarda büyür? Sıradaki soru ise bu oldu. Bu yazıda ise peşine düştüğüm bu sorulara yanıt ararken öğrendiklerimi ve bu yeni bilgi ve kavramları mevcut kültürel anlayışımızla nasıl ilişkilendirdiğimi anlatmayı hedefliyorum.

Okumalarım ilerledikçe biraz önce sözünü ettiğim “büyüme” kavramının bende oluşturduğu şaşkınlık daha da arttı. Çünkü travma kelimesinin yanına “büyüme” kelimesini koymak, ilk bakışta  tuhaf geliyor. Bir tarafta yıkım, kayıp, çaresizlik ve sarsılma; diğer tarafta gelişmek, değişmek ve büyümek… İnsan ister istemez “Burada nasıl bir büyümeden söz ediyoruz?” diye soruyor. Nietsche’nin hafızalara yer etmiş “Öldürmeyen acı güçlendirir.” ifadesi aslında bilimsel bir gerçek mi? Ya da güçlenmek için ölümle burun buruna gelmek şart mı?

Psikologlar Richard Tedeschi ve Lawrence Calhoun, travmanın bireyde ruhsal bozukluklar yaratabileceği gibi olumlu değişimler de yaratabileceğine inanıyorlar ve bunu Travma Sonrası Büyüme olarak kavramsallaştırıyorlar. 1990’lı yıllar itibariyle bunu incelemeyi mümkün kılan bir ölçek geliştirmek için sistematik olarak çalışıyorlar. Şimdilerde TSB* ölçeği olarak kullanılan bu ölçek, 5 alt boyuttan oluşuyor.

İlki kişisel güçte artış.

Travmaya maruz kalan bazı insanlar, yaşadıkları olaydan sonra kendileri hakkında daha farklı bir şey fark edebiliyorlar: “Bunu da atlattıysam, sandığımdan daha güçlüyüm.” Buradaki güç, hiçbir şeyden korkmamak ya da bir daha incinmeyeceğine inanmak değil. Tam tersine, insanın kendi kırılganlığını bilmesine rağmen hayatla baş edebileceğine dair yeni bir güven geliştirmesi. Bana bir şey olmaz mitinin yerine bunu taşıyabilirim/atlatabilirim düşüncesinin gelişmesi. Birey bu alt boyutta kurban (victim) psikolojisinden çıkıp hayatta kalma (survivor) psikolojisine geçiyor. Başta bahsettiğim yıkılan benlik şemasına ve idrak edilen nefs acziyetine dönersek burada bir tezatlık olduğunu düşünebilirsiniz. Acizlik ve kişisel güçlenme… Bence buradaki boşluğu maiyet şuuru ile doldurabiliriz. Hissedilen bir destek var aslında; evet, başardık, atlattık ve bununla birlikte hissettiğimiz güç benlik sınırlarımızın ötesinde. Pek de yabancı gelmedi, bakınız;

 “Eğer Allah size nusret verirse o vakit size gālib yoktur.” (Âl-i İmrân, 3/160).

“Muvaffakiyetim de Allah iledir, ben yalnız O’na dayandım ve ancak O’na yüz tutarım (Hûd,11/88)

İkinci boyut, kişilerarası ilişkiler.

İnsanın başına gelen zorlayıcı deneyim, onu diğer insanların acılarına karşı daha duyarlı hâle getirebiliyor. Daha önce yüzeysel kalan bazı ilişkiler derinleşebiliyor. İnsan yardım istemenin, destek almanın ve başkasına destek olmanın değerini daha fazla fark edebiliyor. Yani travma sonrasında “Ben kimim?” sorusu ile “Ben kiminle birlikteyim?” sorusu da yeniden sorulabiliyor. Kişi artık daha sağlam, derin, öğretici ve destekleyici ilişkiler kurmaya yöneliyor.

“Kasem olsun ki asra insan mutlak bir hüsranda. Ancak o kimseler başka ki iman edip sâlih ameller işlediler ve hep hakka vasiyetleştiler ve sabra vasiyetleştiler.”

(Asr, 1-3/103)

Üçüncü boyut, farklı olanakları görerek yeni yaşam senaryoları kurabilme.

Bu kısmı oldukça ilginç buluyorum. Çünkü insan yaşadığı kırılmadan sonra hayatının eski hâline dönmek yerine, kendisine yeni bir yön çizmek isteyebiliyor ya da işlevselliğini korumak adına zorunda kalıyor. Daha önce düşünmediği bir mesleğe yönelebiliyor, hayatında yeni bir başlangıç yapabiliyor ya da “Ben bundan sonra nasıl yaşamak istiyorum, yaşayabilirim?” sorusunu sorabiliyor. Travmayı burada bir fırsat gibi görmek yanıltıcı olabilir. Fakat travmanın ardından insanın önünde yeni yollar belirebilir. Burada kişinin çabası, isteği ve arzulanan duruma adaptasyonunun önemli olduğunu düşünüyorum.

“Her hâlde Allah, bir  kavme verdiğini onlar nefislerindekini bozmadıkça bozmaz,.” (Rad11/13)

İnancımız üzere de bilinir ki; İnsan kaderin pasif bir mahkûmu değildir; Allah’ın kendisine verdiği irade ve imkânlarla kendi hâlini değiştirmek için sorumluluk taşır.

Dördüncü boyut, yaşamın değerini fark etmek.

Sanırım hepimizin günlük hayatında zaman zaman unuttuğu bir şey bu. Sağlığımız, sevdiklerimiz, bir sabah uyanmak, tanıdık bir yüz görmek… Bunların hepsi hayatın olağan parçaları olduğu için değerlerini ancak kaybetme ihtimaliyle karşılaştığımızda fark edebiliyoruz. Travma sonrasında bazı insanlar, hayatın ne kadar kırılgan olduğunu daha yakından deneyimledikleri için küçük şeylerin kıymetini daha fazla anlamaya başlayabiliyorlar.  Bu boyutta büyüme yaşayan insanlarda “sonra yaparım” düşüncesi zayıflıyor. Her günün garanti olmadığını fark ediyorlar. Ayrıca bu insanlar, tekrarlardan kaçınıp her güne ayrıcalık atfetmeyi önemsiyorlar. Ki burada da aklıma “İki günü aynı olan ziyandadır.” hadis-i şerifimiz geldi.

Ve son olarak manevi ve varoluşsal alanda değişim.

Bence yazının ilerleyen kısmında en çok üzerinde duracağımız yerlerden biri de burası. Çünkü travma insanı yalnızca “Neden bu oldu?” sorusuyla değil, bazen “Hayatın anlamı ne?”, “İnsan bütün bunlara rağmen nasıl yaşamaya devam eder?” gibi çok daha büyük sorularla karşı karşıya bırakabiliyor. Bazı insanlar bu süreçte inançlarını, maneviyatlarını veya hayata ilişkin düşüncelerini yeniden değerlendiriyor. Bazen eski inançları güçleniyor, bazen sorgulanıyor, bazen de kişi hayatı daha farklı bir anlam çerçevesi içinde görmeye başlıyor (Tedeschi & Calhoun, 2004).

Büyüme bu beş alanın sadece birinde, birkaçında ya da hepsinde gerçekleşmiş olabilir. Fakat her alt boyutta kişinin çabası ön plandadır.

Bu beş alanı okurken başta birbirinden bağımsız psikolojik değişimler gibi görünen bu alanların aslında insanın kendisiyle, başkalarıyla, hayatla ve anlamla kurduğu ilişkinin tamamına dokunduğunu fark ettim.

Tedeschi ve Colhaun’un geliştirdiği bu TSB ölçeği geçerlilik ve güvenirlilik testlerinin yanı sıra farklı yaş, cinsiyet gruplarında ve farklı travmatik deneyimlerde birçok kez deneniyor. Hatta karşıt görüş olarak ilk aşamada ölçeğin adının (Travma Sonrası Büyüme) katılımcılarla paylaşılması sebebi ile sonuçların yanıltıcı olduğu ortaya atılıyor. Bu eleştirinin ardından ölçek yeni bir travma grubuna adı paylaşılmadan uygulanıyor ve sonuçlar ilk uygulamaya çok yakın olarak kaydediliyor. Buraya dair okumalarımda karşılaştığım çok ilginç bir nokta var. Makaleler, bireyin kendi sınırlarını aşmasını sağlayan uzay yolculukları, kutup keşifleri, extrem sporlar ya da dünyayı dolaşmak gibi heyecan ve hayranlık veren doğa deneyimlerine sahip olan kişilerin TSB benzeri bir değişim ve dönüşüm geçirdiğini öne sürmekte. Benlik algısını değiştiren bu tür deneyimlerin “ölümle burun buruna gelmek” gibi bir travmatik yaşantıdan kaynaklanıp kaynaklanmadığı ise henüz bilinmemekte. Bu deneyimler beraberinde bir anlamayı getiriyorsa Dr. Sait Başer’in “Anlama, bir ölüm tecrübesidir.” ifadesini de hatırlayabiliriz. Alt boyutları tekrar düşündüğümde bu tarz deneyimlerin birden fazlasına hitap edebileceğini fark ettim. Örneğin bu keşif ve geziler insanı fail-i hakikiyi bilmeye yani yaratıcıya şahit olmaya götürüyorsa beşinci boyut olan manevi boyutta, anlama ve anlamlandırma süreçlerinde bir büyüme gözlemlenebilir.

“De ki: Arz’da bir gezinin de bakın, halkı ibtidâ nasıl yapmış, sonra da Allah neş’et-i uhrâyı inşâ edecek, şübhesiz Allah her şeye kādir ” (Ankebût, 29/20).

 

Kişi bu deneyimi başarıyla, ölmeden! atlattığında kişisel güçlenme boyutunda bir büyüme yaşayabilir. Yaşamın anlamını fark edebilir. Ya da şahit olduğu düzen ve büyüklük karşısında benliğinin aciziyetini de fark edebilir.

Tanımı ve alt boyutları hakkında, çağrışımlar silsilesine sebep olan detaylı okumaların ardından zihnim beni çok aşina olduğumuz bir metafora götürdü. Sayfalarca tanımlanan, üzerine pek çok araştırma yapılan, bildiriler yayınlanan, kitap bölümleri yazılan Travma Sonrası Büyüme sürecini Türk Kültürünün büyük âlimlerinden Mevlana hazretleri üç kelime ile özetlemiş aslında. Bu kadar karmaşıklığın zirvesinde en sade ve özet ifade ile TSB sürecine “Hamdım, Yandım, Piştim” diyebilir miyiz diye düşündüm. TSB kavramının iyileşme ve uyum kavramlarından ayrılmasını sağlayan şey aslında büyümenin, kişinin travmatik yaşantıdan önceki haline dönmesinden ziyade bu işlevsellik ve farkındalığın ötesine geçerek bi tür kişisel dönüşüm deneyimi barındırması olduğunu düşünürsek Mevlana hazretlerinin yanma eylemi olarak tanımladığı o süreçte benliğin eski örgütlenmesinin dağıldığını okuyabiliriz. Bunun ardından yanma durumunun öğretileri ile birlikte oluşan yeni benlikte ise idealimiz, önceki adıma (hamlığa) dönmek değil pişmektir. Beş alt boyutun herhangi birinde bahsedilen düzeydeki olumlu değişimleri de “pişmek” olarak düşünebiliriz.

İlerledikçe zihnim daha somut örnekler aramaya başladı. Daha doğrusu bu soyut bağlantıları doğrulayacak bi somutluğa ihtiyaç duydu. Yapılan nitel araştırmalarda gizlilik sınırları içerisinde bazı danışanların hayat hikâyelerinden parçalar bulabildim. Çeşit çeşit yaşantıda TSB süreci hakkındaki okumaların ardından acaba aşina olduğumuz kıssalarda da bunu gözlemleyebilir miyiz diye düşündüm. Garip Name’nin altıncı bölümünde mesela. Altı peygamberin ağır imtihanlarında.

Her kim ol Hak aşkına verdi gönül

Ne ki Hak’dan geldise kıldı kabul

Kahr u lutfu her ne kim geldi ona

Kamusun nûş eyledi önden sona

Kıssaların en güzeli Hz. Yusuf’un hikâyesine bu dikkatle tekrar baktım. Elbette ki kendisi üzerinde bir TSB ölçeği uygulama şansımız olmadığı için bu gözlem ve ilişkilendirmelerim bir bilimsellik barındırmıyor. Başta bahsettiğim üzere kendi sorularıma kendi yanıtlarımı arama sürecimi barındırıyor.

Yusuf peygamberin hikâyesine dönersek kardeş ihaneti, kuyu, kölelik, zindan…                                               Kendisinin travmaları ile kurduğu ilişkide kişisel güçlenme, yeni seçeneklerle yeni yaşam senaryoları kurabilme ve manevi alanda gelişim alt boyutlarıyla benzerlik taşıyan dönüşümler okuyabiliriz. Fakat içlerinden en belirgin olanı benim de dikkatimi en çok çekendi: Yeni seçenekler ve yeni yaşam senaryoları oluşturabilme. Kendisi zindanı okul gibi kullandığı bir seçeneği ve ardından onu Mısır’a sultan yapan bi yaşam senaryosunu oluşturdu.

““Yâ Rabbi!” dedi, “zindan bana bunların davet ettikleri fiilden daha sevimli” (Yusuf/33)

Kontrol kaybının içerisinde dahi irade beyanının açık göstergesi olan bu ayetin ardından Victor Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı adlı kitabına ait bi alıntı geldi aklıma. İnsan her şeyini kaybedebilir, tutumunu asla, diyordu. Tutumu anlam verme özgürlüğü olarak da tanımlayabiliriz. Hz. Yusuf zindanı seçmemişti ama zindana vereceği anlamı seçti.

Tüm bu TSB süreci ilişkilendirmeleri ve zannımca örnek olduğunu düşündüğüm Hz. Yusuf kıssasının ardından başta atladığım bir noktaya değinmek istiyorum. Bu nokta beş alt boyuttan herhangi birine ulaşabilmek için bi ön şart aslında. Literatürde “değişen dünyanın kabulü” olarak geçiyor. Vereceğimiz anlamı seçerek bu ön şartı daha geniş ya da daha kişisel olarak düşünebiliriz. Değişen şey kişinin iç dünyası da olabilir, dış dünyası da. Asıl dikkatimizi vermemiz gereken kelimenin “kabul” olduğunu düşünüyorum. Araştırmalara bakarak kabul sonrası elde edilen bir uyum ve mutluluk hali ile karşılaşıyoruz. Bunun bi amaç değil genellikle bir yan ürün olduğu da öne sürülüyor. Yabancı kaynaklarda ve çevirilerde fark olmaksızın “ well-being” şeklinde ifade edilen bu hali memnuniyet ile karşılayabilir miyiz diye düşündüm.  Biraz daha ileri gidip kabulün ardından gelen bu memnuniyeti daha geniş haliyle ifade edebilmek için “razı olmak” eylemi geldi aklıma. Çeviri çalışmalardaki anlam boşluğunu doldurabilmek gibi bi iddiam olmasa da benim için razı olmak, Türkçe psikoloji kaynaklarında well-being kavramının çağrıştırdığı o hale kültürel olarak daha yakın bir karşılık. Bunun için yukarıdaki gibi pek çok okuma yaptığımı söyleyemem. Onun yerine bir süre Keyfiyet Mahfili’nde nitelikli Türk Kültürü seminerlerinde dinleyici olmak yeterliydi.

 

* TSB Travma Sonrası Büyüme

 

 

KAYNAKÇA

Dursun, P., & Söylemez, İ. (2020). Travma Sonrası Büyüme: Gözden Geçirilmiş Son Model İle Kapsamlı Bir Değerlendirme. Türk Psikiyatri Dergisi, 31(1), 57–68.

Yavuz, K. (2000). Garibnâme. Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı.

Yazır, M. H. (2021). Hak dini Kur’an dili (A. C. Köksal, Haz.). T.C. Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı.

Tedeschi, R. G., & Calhoun, L. G. (2004). Posttraumatic Growth: Conceptual Foundations and Empirical Evidence. Psychological Inquiry, 15(1), 1–18.

Bir cevap yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.