20. (21.) Asırda, Bir Aynadan…

(Gönülden Gönüle Yansıyanlar)

Bazıları dünyaya baktığında her şeyin bir hikâyesi var der. Bazıları gördükleri hikâyeleri yeniden kurgular, kitaplara aktarır. Bazen de kitapların kendisi birer hikâye olur. Birazdan bahsedeceğim kitabın hikâyesi bende yıllardır devam ediyor. Hiç beklemediğim bir anda, yaşadığım bir olayda, okuduğum bir yazıda, duyduğum bir sözde… Daha önce pek bilmediğim, yâhut kulaktan dolma, yalan yanlış bir takım mâlumatlar… Yerini, sadece insanoğlunun içinden kaynayan sonsuz bir nehrin var olduğu bilgisine ulaştırdı. Her an yeni hazineler bulup çıkarabileceğiniz, her an yeniden donanacağınız, yenilenip kendisinde akmanızı bekleyen sonsuz bir nehir…

Eskiden Allah’ın sonsuz kudretinin ön kabulü ile, oluş ve bitiş sürecinde tabiatta bakıp gördüğüm hiçbir şeye  şaşırmamak gibi (şimdi buna kolaycılık diyorum) bir itiyadım vardı. Fakat bununla birlikte insanoğlunun ortaya koyduğu eserlere tam tersi bir bakışla bakıyor, işte o noktada derin bir hayret ve hayranlık duyuyordum. Şimdi bunun Allah ile insan arasında var olduğunu zannettiğim ayrılık ve yaratım gücü farkı ön kabulü ile oluşturduğum bir idrak çerçevesinden ibaret olduğunu görüyorum. Allah’ın yaratım gücünün ve kudretinin insandaki izdüşümünü ıskalamak, O’nun kudretinin insandaki tecellisini kaçırmak, kendindeki gücün farkına varamayıp O’na kendinde şahit olamamakmış.

Aslında tabiatta görüp şaşırmadığım her şey gibi insanın ortaya koyduklarında da aynı kudretin tecellisi varmış. Ve kâinattaki her şey bu tecelliden ibaretmiş. Fakat iş bununla bitmiyor ve kendinde kaynayan o sonsuz nehrin ön kabulü de bir işe yaramıyor. Kendimizdeki gücün nereden geldiğini idrak etmeden ve nasıl kullanılacağını bilmeden yaptığımız hiç bir şey varoluş farkındalığımızın kalitesini arttırmıyor, bizi dönüştürmüyor.  Dünyaya geldiğimiz andan beri oluşturduğumuz sahte benlik ve yanlış duygu-düşünce yumağından kurtulamıyoruz. Şems-i Tebrizi’ye hak vermemek elde mi şimdi? Hz. Mevlânâ’nın bütün kitaplarını suya atmıştı ya hazret!

***

Kitap bana hediye edilmişti, okumaya başladım. Kenan Rıfai’nin hâtırasına, irtihalinden sonra müridi olan 4 kadın tarafından kaleme alınmış. Onun sohbetleri, hayatından kesitler ve Samiha Ayverdi, Safiye Erol, Sofi Huri, Nezihe Araz’ın ona ithaf ettikleri makaleler ve bazı hatıralar… “20. ASRIN IŞIĞINDA MÜSLÜMANLIK.”

Epey önce bir gazetede cumhuriyetin ilk kadın yazarlarından birinin tanıtıldığı bir yazı okumuştum. Unutulmuş, değeri bilinmemiş, psikoloji ve felsefeyi çok iyi bilen, çok iyi romanları, yazıları olan bir kadın yazardan bahsediyordu. Çok ilgimi çekmişti, lâkin bir süre sonra aklımdan çıktı gitti. Adını unuttuğum yazarın Safiye Erol olduğunu makaleyi okuyup diğer kitaplarını aldıktan sonra anladım. Bir gün onunla komşu olduğumuzu öğrendim. Ben küçük bir çocukken kendisi vefat etse de evi olduğu gibi duruyor ve aradaki yıllar ben o evin önünde durup bakarken siliniyor, ya ben o yıllara dönüyorum yahut o bu güne geliyor. Hikâye devam ediyor.

Kitabın yazarları mürşitlerini anlatarak bir davayı da üstlendiklerini kapalı bir şekilde söylüyorlar. 20. asırda insan, her devirdekinden daha fazla, madde ve mânâ arasındaki savrulmaları gittikçe artan şiddette hisseden bir varlıktır artık. Bu dâvâ, “moral, estetik ve ilmî temeller üstüne vâzedilen ve ferdi âhenkli bir bütün hâlinde ele alarak, toplum münasebetlerini yeni bir plan üzerinde düzenlemek” şeklinde özetlenebilir.  “Onun şahsında İslâmiyet lâyık olduğu değeri ve mânâyı kazanarak, bu asrın her türlü ilim ve fen gerçeklerine mâlik nesilleri ile yeniden bir temas ve köprü kurmak imkânlarını bulmuştur.” Kenan Rıfai’yi böyle tanıtıyorlar.

Kitabın ve Safiye Erol’un bendeki hikâyesine dönecek olursak, bu makale aynı zamanda İstanbullu bir kadın dervişin fikir, duygu ve karakteri hakkında da bir kaynaktır. Yazdığı kitaplarla kendisi ile ilgili tahminlerde bulunduğum yazar, makalede iç dünyasının zenginliği ile beraber zamanının bir münevveri olarak fikrî mükemmelliğini de ortaya koyuyor. Makale yalnız Kenan Rıfai’yi tanıtmıyor, Safiye Erol mürşidinin aynasında kendisini de anlatıyor. Yazıyı okurken ve özellikle satır aralarında dikkatle durduğunuzda; tasavvuf nedir, mürit-mürşit nedir, anlarsınız. İnsanın içine doğru yaptığı yolculuğu, derdinin dermanını keşfeden bir kadının yazdığı şiirsel makaleyi kalbinizde duyarak onun şehadetine tanık olursunuz.

Safiye Erol, 1902 yılında Edirne-Uzunköprü’de doğmuş. 4 yaşındayken İstanbul’a, Üsküdar-Selimiye’ye taşınıyorlar. İstanbul’da Alman Lisesi’nde okumuş, 15 yaşında Almanya’ya gitmiş. Lise ve üniversiteyi orada bitirmiş. O yıllarda küçük hikâyeler yazmış, yurda dönüşünden sonra çeviri ve yazılarına devam etmiştir. Çeşitli gazetelerde makale ve tefrika romanları yayımlanır. Tek parti döneminde CHP’de gönüllü olarak çalışır. Bu arada Almanya’da Hintli bir gence âşık olduğunu biliyoruz. Ayrılıkla biten bu aşk onda hangi dönüşümlere sebep oldu, romanlarındaki derin, hissiyatlı anlatımdan çıkarabiliriz.

Bulunduğu topluluk içinde özgüvenli duruşuyla hemen dikkatleri çeken bir kadın olduğu söyleniyor. Eğitimi, karakter özellikleri ve zekasıyla ön planda gözüken ama biraz mesafeli imiş. Bunlar düşünmeye eğilimli, iç muhasebesinden vazgeçmeyen, anlam arayışındaki insanların dışarıdan nasıl göründükleri ile ilgili izlenimlerdir. Onlar sık sık yalnızlığa kaçarlar. Kalabalık içinde bile bu böyledir. O sırada ya bir iç hesaplaşmadadırlar yine ya duydukları, hemen oracıkta öğrendikleri bir şeyi süzgeçten geçirip, mîzana vuruyorlardır. Bu bir çeşit tereddüt ve istiğrak halidir de. Yahut o halin bir çeşididir.

Roman ve makaleleri, her biri üzerinde durulmaya değer eserlerdir. Eserlerinde sosyal değişimlerle beraber zamanın İstanbul’unu, modernleşme rüzgârlarının özellikle İstanbul halkı üzerindeki farklılaşma ve etkilerini, zaman zaman tarihsel karşılaştırmalarla, özellikle kadın-erkek ilişkilerinde psikolojinin ve tasavvufun derin analizleri eşliğinde izlersiniz.

En çok hürriyet ve istiklaline kayıtsız şartsız düşkün olduğunu, bunları sınırlayacak korkusu ile şöhretten bile çekindiğini söyleyen bir kadının Samiha Ayverdi’ye, “Hocam Kenan Rıfai şu karşıdaki duvarın incir ağacı olduğunu söylese, avucumu açar beklerim.” demesi de ilginçtir. Cumhuriyete inanmış, batı eğitimi almış, asrî görünüşlü Safiye Hanım’ın hocası ile karşılaşması Nezihe Araz tarafından anlatılmış, Kenan Gürsoy naklediyor: “Samiha Ayverdi ve Nezihe Araz’a defaatle ve ısrarla kendisi ile tanışmak istediğini söylüyor. Onlar da, “olmayacak bir şey olabilir, rahatsız mı ederiz” kaygısıyla sürekli erteliyorlar. Sonra bir gün Safiye Erol geliyor ve “Ben büyük Efendi ile tanıştım.” diyor. Şaşırıyorlar. “Öylesine gittim.” diyor. “Beni yukarıda kabul ettiler. Ayak ayak üstüne attım, sonra sigara tabakasını çıkarttım, açtım. İçinden bir sigara çıkarttım. Ayağa kalktılar. Ve sigaramı yaktılar. İşte o zaman hayatımın bütün kalelerini aldı.”

Ona yürekten bağlanmış, güvenmiş, sevgi ve saygı duymuş. Bu bağlanışın sebebi Kenan Rıfai’nin karizması, bir tasavvuf büyüğü olması sebebiyle bir cazibe merkezi olması mıdır diye düşünülebilir. Fakat yaptığım okumalar sırasında bir mizaç benzerliği, aşağı yukarı aynı sosyal-kültürel-inanç eksenli bir benzeşme, aynı entelektüel farkındalıklar da gördüm. Tevafuken Halvetî-Cerrahi şeyhi Muzaffer Ozak’ın bir cümlesi karşıma çıktı, “Bu dünyada insana en çok azap veren şey meşrebine uygun olmayan kimse ile beraber olmaktır.” diyor.

İkisi de köken olarak eskilerin deyimiyle suyun öteki yanından. Safiye hanım Edirneli, Balkan göçmeni bir aileye mensup. Kenan Rıfai Selânik doğumlu, Filibeli. İkisi de Küçük yaşta İstanbul’a geliyorlar. İkisi de İstanbul’da, biri Alman, diğeri Fransız okullarında okumuşlar. Erol, yurtdışında lise ve üniversiteyi bitirmiş. Kenan Rıfai de küçük yaştayken bir müddet Selânik’ten gidip gelmiş, daha sonra ailesi ile İstanbul’a yerleşince yine Galatasaray Lisesi’nde yatılı okumuş. Yani ikisi de küçüklükten sıla özlemi çeken çocuklar.

Safiye Erol Bektaşi geleneğe mensup bir annenin kızı. Kenan Rıfai’nin annesi ise Üveysi-Kadirî bir mürşide bağlı imiş, oğlunu da bir yandan bu terbiye ile yetiştirmiş. Annelerin ikisi de güçlü kadınlar, sevgi dolu ve fedâkârlar. Bu iki kadının da bir zamanlar yaşadıkları serhat boyları çocuklarına verdikleri terbiyede muhakkak rol oynamıştır. Bence önemli bir başka nokta, Balkanlara Yesevî dervişlerinin vahdet-i vücud eksenli bir tasavvuf anlayışı getirmeleri ve bunun oradaki insanlar ve toplum üzerindeki etkilerinin devam ediyor olmasıdır.

Samiha Ayverdi “Abide Şahsiyetler” adlı eserinde İkbal Hanım’ın (Safiye Erol’un annesi) vefatı üzerine kaleme aldığı yazısında Rumeli ve Rumeli kadınını şöyle anlatıyor: “İkbal hanım düpedüz bir Rumeli dilberi idi. Bir vakitler bülbül yuvası gibi bir vatan ağacında mesken tutmuş şakıyan, şen şatır, mesut, bahtlı Rumeli. Kâh serhatlarda kılıç oynatan, kâh otağlarda meşveret kuran, tımarlı zeametli, beyli paşalı, ağalı uşaklı, çiftlikli çubuklu, güllü gülistanlı, bağlı bostanlı, yurtlu yuvalı, gülen söyleyen, serilip serpilen, çözen dokuyan, yosma dilber, kahramanlar, koçyiğitler, sipahiler, bayraktarlar, Hak erenler, evliyalar yurdu. Eyyam sürmüş, görmüş geçirmiş Rumeli onun yurdu yuvası idi.” Coğrafyanın insanı şekillendirdiği gerçeğini göz önüne alırsak, İkbal Hanım’ın kişiliğini bu benzetişlerle tanır gibi oluruz.

Rumeli ve Rumeliliğin tarihsel serencâmı ve o soyun bu günlerdeki şahsiyet yansımalarını Safiye Erol, “Ciğerdelen” adlı unutulmaz romanında bütün detayı ile içtenlikle anlatır.

Ayverdi yazısının devamında bu ananın yetiştirdiği kız evlat için şunları söylüyor: “Ne iyi ki aşk meydanının bu muzaffer arslanı dünya ile son hesabını da görüp, yeni bir sefere başlarken arkasında bir arslan yavrusu bırakıyor. Belki de gün olacak bu bergüzar salınıp gezdiği ormandan kükreyerek fırlayacak ve o dişi arslanın efsanesini yüreğinin kanıyla yazacak. Ah bu gâfil, bu zavallı dünya, Keşanlı İkbal Hanımları tanımaya ne kadar muhtaç.”

Kenan Rıfai’nin annesi Hatice Cenan Hanım’ın ise hem yaptıkları hem evlâdına katkıları ve hayatı bu kitapta yer yer anlatılmış. İşte o Rumelili anaların evlatları buluşmuşlar ve onların bütün bu ortak noktaları birbirlerini anlamada böyle bir mükemmel neticeye sebep olmuştur. Kim bilir! Zâhiren bakıldığında çok akla yakın görünüyor. İkisi de henüz içinde bulundukları benzer geleneksel yapı dolayısı ile hem kendi kültürlerine, inançlarına hem de batı kültürüne vâkıf entelektüel düzeyleri ve analiz yetenekleri fevkalâde yüksek insanlardı. İnsan psikolojisi ve vâroluş meselesi, doğu ve batı felsefesine,  insanın ve toplumun sorunlarına duydukları hassasiyet, bilime ve tasavvufa olan derin alâkaları (ki tasavvufun kendisi zaten diğer saydıklarımı ve daha fazlasını da kapsar) yine yazılarından ve yazılanlardan anlaşılıyor.

İstanbullu oluşları bence özellikle o yıllar için önemli. İstanbul bir imparatorluğun başkentiydi; son zamanlarını yaşasa da yüksek sanatlara önem veren bir saray, mûsikî, görsel sanatlar, edebiyattan anlayan, tasavvuf ehli hükümdarlar ve saraydan topluma halka halka yayılan bir kültürden bahsediyoruz. Bu insanlar o kültürün içine doğmuşlardı. Karşılaştıkları yıllarda artık imparatorluk sona ermiş, cumhuriyet kurulmuşsa da hâlâ geleneği ve kültürü yaşamış insanlar hayattaydı.

O zaman aralığında yaşayanlar ve Kenan Rıfai ile Safiye Erol, savaşlara, işgallere, Osmanlının çöküşüne, yeni bir devletin doğuşuna, geniş toprakların elden çıkıp daha küçük bir toprak parçasını içlerine sindirmeye, kısaca göçlere, acılara, yokluklara, devrimlere tanık oldular.

Bütün bu kişisel benzerlikler ve aynı toplumsal olayları yaşamak mürit-mürşit ilişkisinde nasıl bir yer tutar, önemli midir? Buna cevap vermek zor. Bildiğim, bu benzerlikler yakın dostluklar için önemli faktörlerdir. Fakat unutmamalıdır, mürşit aynı zamanda bir yol arkadaşı ve dosttur. Müridin kendine yolculuğu esnasında ona yoldaşlık yapacak insanın benzer tecrübelerden geçmiş olması, daha iyi anlaşıldığını hissetmesine, bazen konuşmasa bile hâlinden-tavrından anlayan birinin karşısında olması sebebiyle rahatlayarak kendini kendine açmasına ve kendini karşısındakiyle beraber daha kolay tanımasına sebep olabilir. Mürşitlik bir anlamda muhatabın hissedişlerine yabancı olmamaktır.

Fakat bence en önemli nokta şudur: Safiye Erol’un makalesinde 3 başlık altında anlattığı mürşidindeki vasıfların kendi idealindeki insanı, bunları mürşidinde fark etmesi ve bir anlamda bütün bu ideal özelliklerin numunelerinin kendinde de olması sebebiyledir. Ki, bir anlamda kendi mizacının kemâlini onda görmesi asıl önemli noktadır. Çünkü özellikle böyle karşılaşmalarda kalbimiz gördüğünü kendiliğinden, kendindekiyle tanır. Safiye Erol’un da mistik, hakîm, âgâh bir tarafı olduğu anlaşılıyor ki  bunları ön plana çıkarmış. Yazdıklarında, olayları, eşya ve insanları anlatışında öyle bir kriter vardır ki, bu özellikler ister istemez gönlümüze yerleşir.

Tasavvufta kişi kâmil bir insanla karşılaştığında önce onun sûretini, şeklini görürmüş. Sonra bakarmış ki onun içinde farklı bir iştiyak var. O iştiyakın Hazreti Peygamber’den geldiğini anlarmış. Bu anlama yetisi sayesinde insan doğuştan âlimdir derler. Bu mânâda ilim hem aşkı hem de irfânı kuşatan bir şeydir aslında. Yine bu anlamda ilim imandan öncedir denmesinde de bir beis yoktur, çünkü peygamberlerin geliyor olması demek insanda genetik olarak Allah inancının vâr olmasını zorunlu kılar. Ve anlama yetisi sayesinde insan, varlığında zapt edilmiş şeyi kavradıkça âşık ve ârif olabilirmiş.

Tasavvuf bir yaşantı ve tecrübe, örtünmüş olanın ortaya çıkarılması, insanın aslî nüvesine dönüş geleneğidir. Tanıklık ve tefekkür gerektirir. Ağaç ve çekirdek sembollerini gözümüzün önüne getirdiğimizde, tasavvufta insan kendi kendine ekilmiş bir varlıktır denilse yeridir.

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya vesile arayın. Ve O’nun yolunda çaba harcayın ki kurtuluşa eresiniz.”- Maide Suresi, 35. Ayet

“Ben gizli bir hazine idim bilinmek istedim; halkı da bilinmem için yarattım.”- Kutsî Hadis

“Kim nefsini (kendini) bilirse yaratanını bilen o olur.”-Hadis-i Şerif

Safiye Erol “Şimşirek Taşı” isimli makalesinde “İnsan safa bulmak isterse kendi içine nazar etmeli, kendi saltanatını buluncaya dek.” demiş ve Yunus Emre’den şu beyiti eklemiş:

Şu vücudum şehrine her dem giresim gelir.

İçindeki sultânın yüzün göresim gelir.

Kendisi “Dineyri Papazı” hâriç bütün romanlarını Kenan Rıfai ile tanışmadan önce yazdı. “Dineyri Papazı” bence mürşidinin, “Kendini affet!” hitâbının benliğindeki yankısını, işleyiş sürecini anlatır. İnsanda mevcut olan kendini bilme istidatının nasıl harekete geçtiğinin hikâyesidir.

Kenan Rıfai ile tanışalı beri, kalbi sanki yavaş yavaş bütün salkımlarının olgunlaşageldiği bir üzüm asması gibidir. Ve makale boyunca Safiye Erol, onları nasıl toplayıp, sıktığını, süzdüğünü anlatır.  “Ciğerdelen”i yazdığı dönemden bahsederken “Deldi!” diyor sanatkâr, bir macerayı şahsî yaşayışının fevkinde hisseder. Ben bir eserimde bir aşk hicrânını yazarken, o acıyı bütün şark kadınları nâmına yaşarım.” Bu bir empati(!) değil, bir vahdet hâlidir.

Bu sözleri benliğini hırpalama pahasına cesurca bir iç döküş, içini dışına çıkarmak gibidir. Yâni asma önceki hayatında budanmış, kalbinin bağ bozumuna o acılı süreçte hazırlanmıştır zaten. “Ciğerdelen”i yazarkenki ruh halini anlatışından Safiye Erol’un arayış ve derdini anlayabiliriz. Kitap, konusu itibarıyla bize ipuçları verebilir. O, içindeki soruları, varoluş sancılarını keşfetmiş ve bunları canı pahasına ortaya koymuş bir kadındır. Hastalanacak kadar bunlarla boğulmuş, medeniyetinin mirasını ruhunda bulmuş, oradan aldığı güçle romanını neticelendirmiştir.

Romanda doğu-batı ikilemindeki insanın buhranları, yeniden kurgulanmakta olan topluma önce vatan dedirten bir netice ve bütün bunlarla birlikte kendi köklerine giderek oradan alınan dersler ve güç ile kendi zamanında bocalayan insanlara kapı aralar. Bir bakıma Safiye Erol, kendi sorunlarını/sorularını kitaba yüklemiştir. İnsan psikolojisi, tarihsel ve o güne ait gelgitler, elden çıkmış vatan toprağına ağıt, bugünü ve yarını ıskalamadan değerlerini sahiplenme görürüz kitapta. Bir türlü kendine gelemeyen Türk insanının alacağı kuvvetin nerelerde olabileceğine dair ipuçlarını yakalamıştır. Onun artık kıvama geldiği ve mürşidi ile karşılaşmaya hazır olduğunu, hayat planının aradığı şeye göre dizayn edildiğini görüyoruz. Kenan Rıfai artık son rötuşları yapabilecek, tam da cevaplarına uygun bir profildir.

Safiye Hanım, özlediği şeyi içinde planlamıştı ama ruhunda tamamlanması için son bir merhaleye ihtiyacı vardı. Artık dünya gözüyle görmek, sesini duymak, olgunlaştırdığı sorularına gelecek cevapları içinde uyandıracak bir kâmil insana ihtiyacı vardı. Ve kendi hayatı ona, tüm içtenliği ile yöneldiği tarafının, tamamlanma arayışının hediyesini verdi

Karşılaşmaları sanırım 1948 yılıdır. Yâni 20. asrın ilk yarısıdır. Cumhuriyet ilân edileli 25 yıl olmuş, devrimler yapılmış, tekkeler kapatılmış, yeni bir sürece girilmiştir. Evvelce tasavvuf geleneği tekkelerde sürerken şimdi evlerde toplanmalarla devam eder. Kenan Rıfai de insanları irşat etmek için bu yolu seçenlerdendir.

Safiye Erol makalesinin başında mürşidinden, “Hayatın gözle görülen ve görülmeyen yollarında rehberim, hocam.” diye bahsediyor. Ve onun üç hususiyetinden söz etmek lâzım geldiğini söylüyor. “O evvelâ mistik adam, sonra hakîm adam ve en nihayet mürşid-i âgâh idi.”

Mistik adam: ”Mistik, aklımızın ermediği, gizli, sırlı bir yönü olan, gizli bir anlam taşıyan demektir.” diyor lügat. Mistik adam da, görüş ve duyuşları ile bu sahaya hâkim adam demek. Mistik adamlar, görüşleri-duyuşları herkesin bakıp anladıklarının ötesine, ilerisine geçendir. Onlar bir başlarına çıktıkları iç yolculuklarında seyrettikleri her şeyin tek vücud halinde hareket ettiğini; iyiliğin-kötülüğün, güzelliğin-çirkinliğin, büyüklüğün-küçüklüğün, uzaklığın-yakınlığın, alçaklığın-yüksekliğin, geçmişin-geleceğin âlemlerinde yaşayan insanlara anlatamamaları tabiidir. Onların söz ve eserlerinden anlıyoruz ki, mistik adam, insanları ve eşyayı ve bütün mevcudatı hem sonsuz yakınlık içinde (yani kesrette), hem yekvücut olarak (yani vahdette) hem birbirine külliyen yabancı hem birbirine candan kancalı olarak görür. Mevlânâ’nın şiirindeki gibi:

Ne ben benim, ne sen sensin ne sen bensin

Hem ben benim, hem sen sensin, hem sen bensin

Evet, bu şahitler bu dünyanın bilişiyle kendilerini bilmezler. Gördüklerinin cazibesi ile dünyaya aldırmazlar. Artık meczupturlar. Bizim geleneğimiz meczubu (perdesiz görmüş, gördüğünde takılmış) diye tarif eder. Ve o (perdesiz görüş ânına) hürmeten onları korur, incitmekten çekinir.

Yukarıda “Bu dünyanın bilişi ile kendilerini bilmezler, o cazibeye takılırlar.” dedik. Bir de yazarın (Muzaffer Gâziler) diye tanımladığı insanlar var. Demek bunlar bir savaştan geliyorlar. Neyin savaşıdır bu ve oradan galip çıkmak ne demektir? Bu varlık-yokluk diyebileceğimiz ve savaş tabir edilen şeyin ayrıntılarına daha sonra girelim. Yalnız benim anladığım onlar vâroluşun ve varlığın hallerini hem tek başına cüz cüz, hem de bütünle beraber külde görüyorlar.

Hakîm adam: Hakîm, eşyanın hakikatini olduğu gibi bilen, Allah ile kâinat, insanla âlem arasındaki bağları, âlemle ilgili gerçekleri kavrama ilmine sahip kimse demektir. Safiye Erol burada 3 kategoriden bahsediyor: “Şarkın uluları, pederşahları, peygamberleri ve azizleri. İslam âleminin ve Yunan’ın hükemâsı yani hikmet sahipleri, filozoflar ve ilim adamları. Avrupa medeniyetinin ise ilim ve sanat adamları. Bunların hepsine (sır bulucu ve yeniyi görücüler) diyebiliriz, ancak ayrıldıkları nokta hedef ve istikametleri değil, kullandıkları metottur.” diyor. ”Hükemânın, yani Hikmet sahiplerinin sürekli tekrarlayarak telkinde bulunduğu şey, insanın insan olarak bekâsını temin için elzem şartlar evvelâ bir cüzün, yani bir ferdin küllden tecrit edilmiş bir davası olamayacağını bilmek ve hayatın ebediliğine inanmaktır.”

Madde âleminde alıp verdiğimiz nefeslerin ortak olduğunu, birbirimizden etkilendiğini toplam ağırlığı ancak gramla ölçülen virüs sayesinde anladık. Başkasının nefesi ile saçtığı virüs bizde yaşıyor çoğalıyor ve bizim nefesimizle yine başkasına geçiyor. İşte mânâ alemi de böyledir. Söylediğimiz sözler hatta düşüncelerimiz kendimizi, çevremizi ve diğer insanları nihayetinde tüm varlığı etkiler. Mistik adam bahsinde geçen varlık-yokluk savaşından galibiyetle çıkan gaziler hakîm adamlardır.

Mürşid-i Âgâh: “İnsan gaybe iman ettiği nispette kendi kendini idrak ediyor ve kendi kendini idrak ettiği nisbette mevcut oluyor. Öyle görünüyor ki varlık alemi dediğimiz şey sır kalmış bir evvelle  kalmış bir ahir arasında belirmesi mümkün olan bir âlemdir. Bu kaçınılmaz bir şart, varlığımızı zuhura getiren bir kanun, biricik bir rüyet (görüş) imkânı gibidir.”

Bence gayba iman, kendinde devamlı açılan mânâların varlığını da kabul etmektir. Ve buna inanan kendindeki açılımlara dikkat kesilendir. Bu, hem kendi varlığındaki hem de tüm varlıktaki imkânı bilerek varoluşun tescilidir. Belki yitiğini bulmak esasında budur. Kenan Rıfai’nin Safiye Erol’u sık sık kendi içine yönlendirdiğini görüyoruz. Bir cümle ile onu düşünmeye, kendi içinde yoğunlaşmaya, ihtiyacı olan cevabı kendi içinde oluşturup çıkarmaya yönlendiriyor. Safiye Erol’da da bir içe yöneliş ve yitiğini aramaya bir istidat, kendi hazinesindeki parçalardan kendini inşaya bir meyledişin zaten var olduğu anlaşılıyor. Yoksa o kışkırtıcı sözlerle o derin düşünceler oluşmaz, o düşünceleri gönül mihengine vurup oradan hakikat payını çıkartamaz ve o satırları yazamazdı.

Hikâye devam edecek!

Bir cevap yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.