Yanıyor İçim Bahçe İçin

Yanıyor İçim Bahçe İçin

Bahçe kelimesi Farsça bahçe anlamına gelen ‘’bağ’’ ve küçültme eki -çe ile meydana gelmiştir ve aslında küçük bağ demektir. Bizim “bağ” dediğimize ise onlar “tâkistân” derler.  Bu güzel kelime bana hep çocukluğumu hatırlatır. Çocukluğum bahçeye göçmekle geçti desem yeridir. Pılımı pırtımı toplar ve aşağı inerdim. ‘’Aşağı inmek’’ tâbiri zannederim apartmana geçişle ortaya çıkmıştır. Evimiz dördüncü katta olduğu için gerçekten de bir iniş söz konusuydu. O yüzden dışarı çıkmak yerine aşağı inmek dememiz isâbetli bir tercihmiş. Eski Türk evlerinde bahçeye bakan sofaya ‘’hayat’’ denir malûmunuz. “Hayat”ı yitirmiştik; ama yine de göçebileceğimiz bir bahçemiz vardı. Havalar güzelse hemen her gün mutlaka bahçedeydik. Çeşit çeşit otları toplar, oyuncak tencerelerde türlü türlü yemekler pişirirdik. Evcilik oynamak sonsuz bir şeydi. Her şeyin mümkün olduğu şakacıktan bir dünyanın sâhipleriydik.

Çocukken dünyaya nasıl baktığımız hayatımızın devamı hakkında belki de en mühim bilgiyi içinde barındırır. Louise Glück bu konuda şöyle diyor: “Dünyaya bir kez bakarız, çocuklukta. Kalanı hatıradır.” O bakış, hayatımızın kalanına gebedir, belki de. Bugün hâlâ bir göçebe gibi gezerim. Arkadaşlarım çantamdan hemen her şeyin çıkabileceğini bilir.  Acıkan olursa ‘’ne var yanında’’ diyerek soluğu yamacımda alır. Bunun sebebi boğaza düşkünlük değil çok şükür; önüme gelen her şeyi yememem ve bilgim arttıkça bu konudaki hassasiyetimin de artmış olması. Elbette, yanımdakiler yiyecekle sınırlı kalmıyor. Bazen “kendi kendimin annesi” olduğumu da söylüyorum bu yüzden. Neticede çantamla birlikte ıssız bir adaya düşsem uzun zaman idare edebileceğimi düşünüyorum. Bir gün, çoğunluk böyle olmadığı halde bende bunun nasıl ortaya çıktığını düşünürken bahçe göçlerimi hatırladım. Annem o küçük hâlimle onca şeyi taşımama üzülür ve hep biraz azaltmamı isterdi; fakat bilirsiniz ev kurmak öyle kolay iş değildir. Bahçede kuracağım evim için hamallık etmeye canıgönülden râzıydım.

Evimiz İstanbul’dan gelen kuzenlerim için âdetâ bir cennetti. Onların evleri daha bakımlıydı aslında; ama bahçesizdi. Aşağı inmek yoktu, velinle birlikte parka gitmek vardı. Biz hem aşağı inebiliyor hem de parka gidebiliyorduk. Akşam ezanına kadar kendi dünyamızı kendimizce inşâ ediyorduk. Ezanla birlikte “anne lütfen biraz daha” faslına geçip zaman kazanabilme ihtimâlimiz de vardı üstelik. İşte bütün bunlar kuzenlerim için evimizi şâhâne bir yer hâline getiriyordu. Çok güzelmiş hakikaten. İçine doğduğumuz bazı şeylerin kıymetini sonradan anlarız. Zirâ bizim için normal olan budur. Yokluğunu bilmediğimiz için varlığının kıymetini tam olarak idrâk edemeyiz.

2017’de ikinci kez İran’a gitmiş ve ilk kez Şiraz’ı görmüştüm. Şiraz gerçekten çok sevdiğim ve tekrar gitmek istediğim yerlerden biri. Tahran’da tanıştığım aslen Şirazlı bir arkadaşımın Mervdeşt’teki ailesinin evinde kalmıştım. Müstakil, sarı renkli; avlulu, geleneksel bir Şiraz eviydi. Gömme raflara, özellikle de salonun ışık alması için yapılan “nûrgîr” dedikleri tavandaki pencereye ve tabii ki avluya bayılmıştım. Ne var ki evden taşınmak üzerelerdi. Bir apartman dairesi bulmuşlar ve eşyaların bir kısmını taşımışlardı bile. O evi kapatmayacaklardı gerçi ama evi çok sevmiş olmama şaşırdılar. Neden? Neden ki? Tahmin etmeme rağmen buna hâlâ şaşırıyorum.

Bazı anlar vardır, gerçekten o anın içindeyizdir. Aslında ‘”dem bu demdir” deyip yaşadığımız ânın hakkını vermeliyiz diye düşünsem de bunu ekseriyetle başaramam. Gerçekten yaşadığım ânın içinde olduğumu hissettiğim zamanlara da çok değer veririm. Yukarıda bahsettiğim o avlu böyle anlardan birine ev sahipliği yapmıştı. Kapıyı açtım, koyu sarı naylon terlikleri ayağıma geçirdim. (Eskiden Türkiye’de de çok kullanılırdı bu terliklerden.) Güneş terlikleri iyice kızdırmıştı. Ayaklarım hafiften yanar gibiydi. İpe çamaşırları astıktan sonra kenara oturdum. Yere, yerde gezen karıncalara; göğe, meltemin salladığı çamaşırlara baktım. Buradayım, dedim. Görüntüler gözlerimin önünde. Oradaydım. Şaşırıp burada ne işim var, diyecek oldum. Şaşırmaksızın orada olduğum onca yerde, gerçekten orada olamadığımı hatırlayınca bir şey demedim. Ama oradaydım işte. Saçlarımın en hızlı kuruduğu yerde.

Arkadaşımın Tahran’da kaldığı apartmanın da eski evlerinkini anımsatan salıncaklı bir bahçesi vardı. Bunu sempatik buluyordu ve hatta orayı tutarken bu bahçe içinin oraya ısınmasını sağlamış. Aslında o da seviyordu yani. Mesele sevmemek değildi. Başka bir şeydi. Yıllar önce gittiğim çok güzel avlulu Türk evleriyle dolu Gümülcine’de de apartmanda oturmanın havalı bir şey olarak görüldüğünü fark etmiştim. Buna da hâlâ şaşırıyorum.

Tarkovsky’nin Kurban filminde çok etkileyici bir bahçe anlatımı vardır. Hasta bir annenin bahçesini düzenlemeye çalışan oğlu bahçenin doğal güzelliğini istemeden nasıl bozduğunu anlatır. Aslında oğul iyi niyetlidir. Annesine yardım etmek istemiştir; ama o bahçeyi ıslâh ettikçe annesinin durumu daha da kötüleşir.  Bu sahne beni iki şiire götürür. Biri bu yazıya başlık olarak seçtiğim Furuğ Ferruhzad’ın şiiri: Dilem berây-e bağçe misûzed. Bu cümle içimden çok sık geçer doğrusu. Birdenbire hatırlar ve sayıklarım. Bazı zamanlar ‘’için için yanıyor hatta’’ diye eklerim. Corona günlerinde fabrikalar çalışmaz olup insanlar çılgınca tüketmek için çılgınca üretmeyi kestiklerinde havanın, suyun daha temiz olduğu, dünyanın rahat bir nefes aldığı haberlerini duyunca da için için yandı içim. İnsan varlığının doğa için bir eziyet olması ne kadar da üzücü ve utanç verici! Ferruhzad’ın şiirine dönecek olursak şiirde hasta bir bahçe vardır. Evin avlusu tenhadır. Bilinmez bir buluttan yağmur bekleyerek esnemektedir avlu. Ailenin bütün fertleri farklı fikirlere sahiptir bahçeye dâir. Baba kendi derdine hapsolmuştur, bahçe umurunda değildir. Balığa da kuşa da lanet okur. O öldükten sonra bahçe olmuş ya da olmamış onun için fark etmez. Emekli maaşının kendisine yeteceğini düşünür, gerisi derdi değildir. Doğal bir günahkâr olan, her şeyin arkasında bir günahın izini arayan ve sürekli dua edip çiçeklere, balıklara üfleyen anne, bahçenin hastalığından bir bitkinin küfrünü mesul tutar. Anne oturmuş zuhûru ve gökten inecek lütfu beklemektedir. Felsefeye müptelâ ve umutsuz erkek kardeş, bahçeye kabristan deyip otların karışıklığına gülmekte ve balık ölülerini saymaktadır. Ayrıca bahçenin iyileşmesini yok edilmesinde bulur. Çiçeklerle dost olan, balıklara değer veren kız kardeşse şehrin öteki ucunda her şeyi naylondan bir hayatı sürdürdüğü halde sahici çocuklar doğurmaktadır. Bunu sağlayan çiçeklerle ve balıklarla dostluğudur, diye düşünürüz okurken. Bu dostluğun yüzü suyu hürmetine nesli naylondan yani sahtelikten korunmuş gibidir. Evlerinin avlusunun yalnızlığını yineleyen şâir, kapının ardından patlama ve parçalanma seslerinin geldiğini ve komşularının bahçelerine çiçek yerine şarapnel ve makineli tüfek diktiğini ve üstü kapatılan havuzların istemeye istemeye gizli barut ambarlarına dönüştüğünü söyler. ‘’Yüreğini yitirmiş bu zamandan’’ korkan ve müthiş bir yalnızlık çeken şâir ise bahçenin hastaneye kaldırılabileceğini düşünmektedir.  İkincisiyse Terziler Geldiler şiirinin son cümlesi: “Her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği…” Doğal olana kusur bulup özünü değiştirmeye kalkışmak bir küstahlık âlâmeti değil de nedir? Pek çok şeyin hikmetini onu mahvettikten sonra anlayan insanoğlu nasıl olur da en iyisini bildiği vehmine bu denli kendini kaptırabilir ve pervâsızca davranabilir? Tabiatta muhteşem bir denge vardır. Bir şeye müdahale ederseniz bütün nizâma zarar verirsiniz. Tavuklar çiftliklere hapsedilince kene vakaları arttı. Arılar zarar görürse sonumuzun yakın olduğu söyleniyor. İnsan kendini tabiattan ayrı bir yerde görmemeli ve istese de tastamam göremiyor zaten ve düşüncesizce şeyler yapıyor. Kendimizi apartmanlara tıkarken beraberimizde anavatanı Avusturalya olan kuşları bile kafesleyip sürükleyebiliyoruz. Bu kuşların bu evlerde ne işi var diye sormuyoruz bile. Yemini, suyunu verince tamamdır, diyoruz. İhtiyaca binâen tabii ki hayvanlardan usûlünce faydalanabiliriz. Lâkin sırf paşa gönlümüzün keyfi için hayvanları hapsetmeyi doğru bulmuyorum. Bir yanımız tabiattan geldiğimizi unutmuyor, bu güzel; fakat bunun çözümü hayvanları evlat edinmek değil. Bir arkadaşımın kedisi çiftleşmiyordu. Veteriner, hayvana insanmışçasına davranmamaları gerektiğini söylemiş. Kediyi öyle bir “terbiye” etmişler ki hayvan deyim yerindeyse ağırbaşlı bir beyefendiye ya da uslu bir çocuğa dönüşmüş. Onlara insan muamelesi yapmak insanların hoşuna gidebilir; ama bu hayvanların sağlığı için hiç de iyi değil. Türklerin kedilerle arası oldubitti iyiydi; ama kediler hem görev sâhibiydi hem de evde mahpus değillerdi. Bir ayakları dışarıda, kendi cinsleriyleydi. Zaten eski Türk evleri böylesi bir evcilliğe ziyâdesiyle müsaitti. Şahsen ben de hayvanları çok severim. Kedilerle de çok iyi anlaşırız. Sağ olsunlar, çat diye gelir kucağıma yatarlar. Hatta okulumun bahçesinde diğerlerinden daha fazla sevdiğim bir kedi var. Yüzünün bir tarafı sarı, bir tarafı siyah, gövdesi de beyaz. Adını da böyle üç renkli olduğu için Sereng koydum. Onu ne zaman sevsem alıp eve götüresim geliyor; ama arkadaşlarından, rahatça gezip dolaşabilme hürriyetinden ayırmak istemediğim için bunu yapmıyorum. Zaten bahçede kedi evleri de mama da var. Gerçi mamaların içeriği ve zararları da ayrı bir mesele. İyi niyetli olunduğundan şüphem yok; ama onlara mama vererek iyilik edildiğini düşünmüyorum; çünkü çoğu mama faydadan çok zarar veriyor. Yine de evde evcil hayvan besleyenlere mamaların sıkıntıları dışında kötü bir şey demiyorum. (Kafese konup saksıda ötebilen bir tür çiçekmiş gibi davranılan kuşlar hâriç. Uçabileni bırakalım da uçsun, yazıktır.) Özellikle evlerde kedilerin varlığı beni mutlu da ediyor; fakat dediğim gibi onlar için apartman dairelerinin uygun olduğunu sanmıyorum. Bu yüzden kendi mutluluğumu önceleyemem. Bununla berâber amacım hayvan yetiştiriciliğini kötülemek kesinlikle değil. Hatta hakiki deri ceket giydiğimi söylediğim bir ortamda bu tercihimi topluca kınamaya kalkan insanlar olmuştu ve bu hayvanların sırf derileri için değil yenmek için kesildiğini, derilerinin çöpe atılacak hâlinin olmadığını ve poliüretandan üretilen suni deriler gibi insan ve çevre sağlığına zarar vermediklerini söylemiştim de diyecek bir şey bulamamışlardı. Bunları söylemek üzücüydü; çünkü bunları düşünmemişlerdi, sadece duyduklarını tekrar ediyorlardı. Halbuki biz papağan değiliz. Sloganlarla değil, aklımızı kullanarak ve elimizi vicdanımıza koyarak konuşmalıyız. Hâdiselere bütüncül bakmamız gerekiyor. Bir arslan bir ceylanı yedi diye kötü ya da zâlim değildir. İnsan da zulmetmeden hayvanlardan faydalanabilir. At mesela en güzel binektir. Bundan da öte insana yoldaştır. Ata bindiğimiz için suçlanamayız. Ata zulmedersek işte bu rezilliktir.

 

Gâlip olan taklit edilir, denir. Peki, gâlibiyet nedir? Bir şeyin önce ne olduğu üzerine konuşmak gerekmez mi? Toprağın, hayvanların, insanların hakkına girerek ‘’gelişmek’’ övülecek değil, bilakis yerilecek ve uzak durulması gereken bir şeydir. Avlularımızda tarhana kurutmak sürdürülebilir bir yaşam tarzının leziz bir âdetiydi. Turgut Uyar’ın tâbiriyle ‘’ekmek vardı, tereyağı vardı, utanılacak bir şey yoktu.’’ Açgözlülük yüzünden daha fazla ürün elde etmek için toprağı ve börtü böceği ve insanları zehirlemek yoktu. Tarım yüzyıllardır yapılan bir şey; ama toprak toprak olalı böyle zulüm görmedi. Meşhur meseldir, bilirsiniz: Kanuni Sultan Süleyman ağaçları kaplayan karıncalarla ilgili Ebussuud Efendi’ye danışmak için sorar: Dırahta ger ziyân etse karınca/ Günâhı var mıdır ânı kırınca? Ebussuud Efendi’nin cevâbıysa şöyledir: Yarın Hakk’ın divânına varınca/ Süleymân’dan hakkın alır karınca. Bırakın karıncaları çocuklarımızı bile düşünmüyoruz. Gerçi karıncayı düşünmek bizâtihi çocukları düşünmek demektir.

GDO’lu ürünler ilk çıktığında açlığı bitirmeyi vâdediyordu. Sonuç: Artan kanser, kısırlık, toprak kirliliği ve nicesi…  Allah, tohumu bozanın nesli de bozacağını bize bildirdi. (K.2:205) Bunu bilmeyenler bunu ‘’gelişme’’ olarak adlandırabilir ki esâsen bu onlar için bile mantıksız. Bugün sağlıklı bir şekilde çocuk sahibi olmak oldukça zor. Sistem insanları kısır ederken bir yandan da tüp bebek yöntemini bir mucize gibi sunuyor. Ninelerimiz köyde kendi kendilerine nur topu gibi sağlıklı çocuklar dünyaya getirirken, dişi canlılar için en doğal şey olan doğum yapmak nasıl oldu da hastalığa dönüştü? Doğal olarak sahip olduğumuz kabiliyet kaybettirildikten sonra önümüze fırsat gibi sunulan her ne olursa olsun bunu alkışlayacak değiliz. Kenya’da aşılarla kısırlaştırılan kadınlar, Afrikalıların denek olarak kullanılması, aşıların vegan olmadığı, ağır metaller ve yabancı DNA’lar içerdiği gerçeği… Bize büyük fırsat olarak lanse edilen yeniliklere tereddütle yaklaşmak zorundayız. Karşılığında ne alındığına bakmak elzem çünkü.  Bize ne oluyor? Alkolden, domuzdan ödü kopan Müslümanların GDO’ya gelince takındığı kayıtsız tavır nasıl bir cehâlet ve boşvermişliktir, akıl alır değil. Üstelik var olana saygıdır aslolan. Nasıl bir körlüğe tutulduk ki tabiattaki güzelliği göremeyip ıslâh etme adı altında yok etme faaliyetlerine giriştik? Oysa ‘’biz ancak ıslâh edicileriz’’ diyenlerin ‘’bozguncuların ta kendisi’’ oldukları da bildirildi bize.

Emek, Eski Türkçede ‘’zahmet, eziyet’’ anlamındaki emgek kelimesinden gelir. Şimdi emek derken ‘’bir işi yaparken harcanan beden ve kafa gücü” nü kastediyoruz. Dikkat ettiyseniz tanımda satıştan ve paradan bahsedilmiyor. Dilimizle içimizin dediği bir olsa dürüst bir tavır ortaya koyabilirdik. Emek önemlidir, diyoruz. Alın terinin kutsallığından bahsediyoruz; ama karşılığında para alınmayan şeylere gereken değeri vermiyoruz. Rahmetli babaannem evde iğle yün eğirir, iplik yapardı. Minderinde otururken bir yandan da bu işle meşgul olurdu. Beş cağ ile çok güzel patikler örerdi. O tarz patikler fâhiş fiyatlarla satılıyor şimdi bazı internet sitelerinde; çünkü bilen, yapan çok az ve nostaljik pazarlar da ayrı bir sektör. Örmeyi maalesef ben de bilmiyorum. İşte bu kültürel bir kayıptır. Bir yerde bir kesinti oldu ve bunun sebebi okula gitmek değildi. Okula gidip bir yandan da bunları az çok öğrenebilirdik. Önemsemediğimiz için oralı olmadık. Biri bir şey öğretecek olsa ‘’aman o okuyor’’ dedi veliler çocukları hakkında. Şimdi ekşi mayadan ekmek yapmayı öğrenmek için atölyeler düzenleniyor.  Yaptıkları için para istemeyenlerin bilgisini, emeğini nasıl değersiz görebiliriz? Kadınlarımız her zaman üretken oldular. Bazıları ürettiklerini çarşıda pazarda satarken bazıları da ailesine yetecek kadarını üretti.

Doğal tarım ve hayvancılıktan, paketli gıda yememekten, sağlıklı gıdanın öneminden ne zaman bahis açılsa hep bunların zorluklarından dem vurur bazıları. Evet, kolay değildir. Kolay olması gerekli de değildir aslına bakarsanız. Emeksiz yemek olmaz, demiş atalarımız. Zahmetsiz rahmet olmaz. Evde sirke yaparken emek harcanır. Hazır sirke gibi çarçabuk olmaz sirkemiz. Sirke anası oluşana kadar her gün tahta kaşıkla elmalar karıştırılır. Ona göz kulak olmak gerekir ki küflenip ziyan olmasın. Beş dakikaya markete gidip alınanlara benzemez. Şifa kaynağıdır. Bizdendir; içinde ne var ne yok biliriz. Çıkan her ürünü ne olduğuna bakmaksızın kullanırken veya birbirimize tavsiye ederken bunların doğayı nasıl tahrip ettiğini, kendi rahatımız için çevreye ve uzun vâdede kendimize de ne kadar büyük bir kötülük ettiğimizi ve hakka girdiğimizi hiç düşünüyor muyuz? Kolaylığın ne olduğuna bakmak lâzım. Şimdi her şeyin “doğala özdeş aroma”sı var. Doğala özdeş aromanın doğalla alakasıysa yok. İnsanoğlu şimdiye kadar yemediği, katkılı, gıda mesâbesinde olmayan birtakım şeyleri doğala özdeş aromalar ve reklamlar eşliğinde “doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar” yiyor ve gencecik insanlar bile bir sürü hastalıkla, ilaçlara bağımlı olarak yaşıyor. Bunun kolay olduğunu düşünemeyiz. Gelecek nesle kirli bir dünya bırakmak da kolay olmasa gerek. Yani ilk bakışta kolay görünen pek çok şeyin sonrası ve sonuçları bakımından hiç de kolay olmadığı ortada. Konforun bedelini sağlığımızdan olarak ödediğimizi görmek için endüstriyel ürünlerin içeriklerine bakmak yeterli. Hızla üretiliyorlar ve bazen hızla, bazen yavaşça hasta ediyorlar. Bunlara muhtaç değiliz. Eli ayağı tutan hemen herkes birçok şeyi öğrenebilir ve kendisi yapabilir. Kalanı için de güvenilir insanlardan alışveriş yapabiliriz. Bunun için yaptığımız şeyi değerli görmemiz şart. Ha bu ha öteki deyip görüntüye aldanarak doğal olanla sentetik olanı aynı kefeye koyarsak bu iş olmaz. Çabamıza değer vermezsek sürdürmek zorlaşır ve kısa vâdeli kolaycılık kazanır. İyilik isteyen insanlar olarak sızlanmayı bırakmalı ve elimizi taşın altına koymalıyız. Biz insanız, ihtiyaçlarımız var; ama önce insanız, müşteri değil. Ürünlerini satmak için insanları sürekli manipüle ediyorlar. Yüzyıllardır kullanılan şeyler birden kötü addediliyor. Bu durumda herkesin aklının ipini kendi elinde tutması şart; çünkü birilerinin cebi dolarken halka kalan hastalık, tahrip edilmiş bir çevre ve kültürel kayıp oluyor çoğu zaman… Konfor demişken tekrar Kurban filminden bir alıntı yapmak istiyorum. Annesinin bahçesini ‘’düzenleyen’’ oğul kendi oğluna şunları söyler: ”Teknik ilerleme dediğimiz şeyin bize getirdiği tek şey konfor oldu. Bir tür hayat standardı ve bir de gücü korumak için gereken şiddet araçları. Vahşiler gibiyiz! Mikroskobu cop gibi kullanıyoruz. Hayır, yanlış. Vahşiler maneviyata daha çok önem veriyor! Önemli bilimsel bir buluş mu yaptık onu hemen kötülüğe âlet ederiz. Hayat standardına gelince, bir zamanlar bilge bir kişi gerekli olmayan şey günahtır, demişti ve eğer bu doğruysa uygarlığımız baştan aşağıya günah üzerine kurulmuş demektir. Korkunç bir uyumsuzluk edindik. Maddi ve manevi gelişmemiz arasında bir dengesizlik söz konusu.’’ Mikroskobun bir cop gibi kullanılması size de içinde bulunduğumuz durumu düşündürmüyor mu?  Kılıçlar yerini tüfeklere bırakmıştı; tüfekler de virüslere bıraktı.

İnsanlara bir sürü kariyer hedefleri sunuluyor. Dünyadaki en önemli şeyin prestij olduğu saçmalığı işlenmeye çalışılıyor. Oysa itibârın kaybı bir miktar üzücü de olsa insan için yıkıcı olan haysiyetin kaybedilmesidir. Kendi gözümüzde saygınlığımızı yitirirsek toparlanmamız çok zor olur.  Prestij uğruna nelerden olunuyor peki? Yoğun iş temposunun koşuşturmacası içinde insan onuruna yakışmayan hızlı ve ne idüğü belirsiz şeyler yemek pahasınaysa buna değmeyeceğinin farkına varmak gerekiyor. Mesele kişinin sâdece kendi beden ve ruh sağlığını tehlikeye atması da değil, bu kirletme ve tüketme çılgınlığına ortak olmaktır. Birincil ihtiyaçlarımızı temiz yollarla gideremezsek kendimizi gerçekleştireceğimiz filan da yok. Oysa ‘’tohumların bilgisine hısım’’ olmak bu dünyada sahip olabileceğimiz vasıflar içinde en önemlisi belki de… Henry David Thoreau Doğal Yaşam ve Başkaldırı kitabında çok sevdiğim bir anısını anlatır: ‘’Bir gün köydeki bahçemde çapa yaparken omzuma bir serçe kondu ve o anda omzumda taşıyabileceğim hiçbir apoletin beni bu kadar seçkin kılamayacağını hissettim.’’ Günümüz insanını seçkin kılan ne peki? Tamamı polyester ürünlerini uçuk fiyatlarla piyasaya sunup milleti kazıklayan sözüm ona “marka”ların ya da işçisinin hakkına girmekten zerrece sakınmayan büyük şirketlerin sattıkları mı?

Eski insanları ilkel olarak yaftalayıp her şeyin en iyisini bildiğimiz vehmine kapılmak öğrenmek ve nitelikli yaşamak için büyük bir engel. İbni Sina iki gün için üç öğün yemeyi tavsiye ediyor. Birinci gün kahvaltı ve akşam yemeği, ikinci gün sadece öğle yemeği. Bu şekilde yediklerimizin rahatça hazmedilebileceği âşikâr. İnsanda hazım düzgün olmazsa yedikleri ona şifâ olmuyor. Nitekim çoğu hastalık yanlış beslenmekten kaynaklanıyor ve şifâsı da az ve temiz yemekten geçiyor.  Yoshinori Ohsumi 2016’da açlıkla şifa bulunabileceğini bilimsel olarak kanıtladı. Açlığın faydasını bu çalışmadan önce de biliyorduk. Bir gerçeğe itibâr edilmesi için hakkında çalışma yapılmasını bekleyemeyiz. Binlerce yıllık insan tecrübesini üzerinde deney yapılmadı diye yabana atmak akıl kârı değil. İnsanın beslenme ihtiyacı esâsen gerçekten az. Yanlış ve çok yiyerek hasta ve doymak bilmez bir hâl alabiliyoruz. Bu bizi madden ve manen aşağı çekiyor. Hatırlarsınız bir dönem kilo vermek için sık ve az yemek tavsiye ediliyordu. Sürekli yiyerek metabolizmanın zinde tutulacağı iddia ediliyordu; oysa tam tersi. Bu iddiaya oruç tutan insanların inanmaması gerekir. Sık yemek bedeni sürekli sindirimle uğraştırır ve dolayısıyla çabuk yıpranmayı da beraberinde getirir. Şimdilerde açlığın kıymeti anlaşılmaya başlandı. Halbuki bu zaten sahip olduğumuz bir bilgiydi. Her yıl Ramazan geliyor ve oruca niyetleniyoruz. ‘’Oruç tutunuz, sıhhat bulunuz’’ diye buyuruluyor. Yeni çıkan her şeye atlamaktan sakınmalıyız. İnsanlar temelde ikiye ayrılır: İyilik yapanlar ve kötülük yapanlar. Bir uzman iyi olabileceği gibi kötü de olabilir. Şahsi menfaati için doğru olmayan şeyler söyleyebilir ya da kendisine böyle şeyler söyletilebilir. Tarihte misalleri çoktur. Diploma kişinin gördüğü öğrenimle ilgili bilgi verir, ahlâkıyla ilgili değil. Unvânı ne olursa olsun insan irâde sahibi olduğu için iyi ya da kötü davranmayı seçer. Bu yüzden aklımızı kimseye teslim edemeyiz. Kaldı ki iyi niyetli bir uzman da yanılabilir her insan gibi.  Bilim sorgulayıcıdır. Soru sormaktan korkmamalıyız. Gerçi mesele korkudan çok üşengeçlik olarak tezâhür ediyor. Tâbi olmak, düşünmemek ve esen rüzgâra kapılmak kolay geliyor. Bilimsel veriler yeni bilgilerle değişebilir, normal olan budur. Bugün doğru dediğini yarın farklı veriler elde edildiğinde yanlışlayabilir bilim. Bu yüzden temel bir bakış açısına sahip olmak şart. Burada güzel bir misal vermek istiyorum. Babam küçükken kendi köylülerinden bazıları yaptıkları tereyağını satıp margarin alır olmuş. Hiç göremediğim rahmetli dedem bizimkilerin böyle bir şey yapmasına izin vermemiş ve yapanlara da “kendi elleriyle yaptıkları cânım tereyağını satıp ne idüğü belirsiz bir yağ alıyorlar” diyerek hayretini dile getirmiş. Belli ki dedem “utanılacak bir şey” olmasın istiyordu.  Erzurum’un dağ köyündeki adam hele o yıllarda margarinin içeriğini, yan etkilerini bilemez; ama bir yenilik sunulduğu zaman duraksamayı bilir ve düşünürse doğru kararı verebilir. İşte bu basirettir. Kaldı ki o zamanlar birtakım sözde uzmanlar çıkıp çıkıp margarin güzellemesi yapıyordu.  “Zeytinyağlı yiyemem aman/ Basma da fistan giyemem aman” diye ısmarlama bir türkümüz bile oldu ne yazık ki. Doğrudan kabul etmek yerine mukayese etmek zorundayız. Ayrıca soru sorulmasından rahatsız olanlara karşı temkinli olmakta fayda var. Bilgisine ve işine güvenen soru sorulmasından rahatsız olmaz. Tam tersi yeni sorular yeni kapılar açabileceği için bundan mutlu olur. Maalesef öyle bir hâle geldik ki merak eden ve sorgulayan insanlara ‘’sorunlu’’ gözüyle bakılıyor. İnsanlar sattıkları şeylerin içeriğini bilmiyor, fakat soru sorduğunda müşteri “ârıza çıkaran” oluyor.  Asıl maraz ne sattığını bilmemek ve ne aldığını sormamak oysa. Çocuktum ve bahçedeki çiçeklerin adlarını soruyordum. Bundan kimse rahatsız değildi. Sen bitki bilimci değilsin, demedi kimse. Öğreniyordum ve çok güzeldi bu. Merak edelim, soralım ve öğrenelim. Îyi olanı talep ederek ağırlığımızı koyalım. Tahsilimiz ne olursa olsun bu dünyanın bir parçasıyız ve ona karşı nâzik olmakla vazifeliyiz. Başka bir dünya yok. Bu bahçe hepimizin. Toprak bizim annemiz. Bize ayrılan sürenin sonuna geldiğimizde konacağımız kucak olan annemiz. Açgözlülük ve vurdumduymazlıkla canını acıtırsak nasıl şefkat umabiliriz?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.