Türk Müziğinin Mayası Olarak Türk Kadını

Türk sosyal hayatında mûsıkî; kullanıldığı mekânın kuşatıcılığı, temsil ettiği mânâ ve o mânâ etrâfında oluşan sosyal atmosferi sanatın gücüyle kucaklayan, ona uyum sağlayan, onu tahkim eden, işlevsel bir nitelik kazanarak biçimlenegelmiştir. Bu yüzden olacak, Osmanlı döneminde türlerin; Câmi Mûsıkîsi, Tekke Mûsıkîsi, Enderûn Mûsıkîsi, Saray Mûsıkîsi (küçük saraylar, kasırlar, konaklar vb bunun içindedir) gibi mekânla ilişkilendirilerek adlandırıldığı görülür. Hattâ özellikle İstanbul’da ve başka önemli şehirlerde şehrin coğrafî güzellikleriyle bütünleşen ve mûsıkî ile süslenen sosyal birliktelikler dâimâ söz konusu olmuştur. Haliç, Kağıthâne, Körfez (Kandilli Koyu), Boğaziçi vb. gibi yaz mevsiminde değerlendirilen yerler, kendine has mûsıkî ve icrâ seçenekleriyle özellikle zikredilmişlerdir.

Mekâna dayalı adlandırma, mûsıkîye ihtiyaç duyulan sebebi belirgin hale getirmektedir. Böylece ortaya konan mûsıkînin türü ve üslûbu o ihtiyâca cevap verecek bir karakterde biçimlenmektedir ki bu çok doğal bir durumdur. Meselâ câmî mûsıkîsi denildiğinde, Kur’ân-ı Kerîm kıraatinden başlayarak caminin içinde veya minâreden okunanların tamamında mekâna yaraşır bir olgunluk, kıvam ve vakar içinde biçimlenmiş bir mûsıkî tarzıyla karşılaşırız. Ya da Enderun söz konusu olduğunda bütün bir ülkeye model olacak, en üst seviyede sanat ve hikmetle buluşmuş bestelerin, en usta sanatkârlarca belli bir disiplin içinde ve sultan huzûrunda icrâ edildiği bir mûsıkî anlaşılır. İşte bunun gibi tekkeden kahvehaneye, mesire yerinden meyhaneye her türlü mekânın biçimlendirdiği bir mûsıkî de olmuştur. Ayrıca bu mekân ve yerlerde, kendi özelliği içinde saklı kalmakla birlikte, bir de toplanma sebeplerindeki çeşitliliğe bağlı olarak geliştirilmiş özel mûsıkî türlerinden de bahsetmek gerekir. Câmi mûsıkîsi içinde hem cenaze hem bayram sebebiyle toplanmaların ifâdesini buluşu, ev ve konaklarda lohusa, sünnet vb cemiyetlere eşlik eden mûsıkî gibi.

Modern bir dikkatle kadını özele alıp kadın üzerinden mûsıkîye bakarak soralım:

Hayatı aksettiren mekânlar ve o mekânlardaki mûsıkî içinde kadın nerededir?

Osmanlı dönemine gerçekçi ölçülerle bakıldığında kadınların, ülke nüfûsunun önemli bir kısmını teşkil ettiği ve hayatın her alanında dolayısıyla mûsıkîde de var olduğunu fakat uzun süre sütre gerisinde bulunmayı tercih ettiğini, bazen de mecbur bırakıldığını anlıyoruz. Daha yakın zamanlara gelindiğinde toplum yaşayışı ve kültürel şartlar sebebiyle kadınların yine erkeklere göre sanat başarılarını gösterebilme, eserlerini tanıtabilme imkânı bulmalarının, sınırlı hatta saklı kaldığına da bir vakıa olarak şâhit oluyoruz. Bunlar arasında besteciliklerinden ve eserlerinden haberdâr olabildiklerimiz ister istemez “saray” muhitinin özel şartları içinde yerini buluyor.  Ya da yakın dönemlerde azınlık itibarlarının hâkim olduğu ve bir zamanlar için sıra dışı kabul edilen “sahne” benzeri şartların sonucu olarak seyreltilmiş müzik kıvamının günümüze taşıdığı şanslı isimler önümüze çıkıyor. Ancak bu özel durumlarda bile kadın bestecilerimizin hayatları ve eserlerine dâir bilgimiz sınırlı kalıyor.

Bir diğer konu da eski toplumumuzda, özellikle şehirlerde, kadına hamurla uğraşma benzeri “dişil” işler diye tarif edebileceğimiz meşguliyetler, durum ve pozisyonlar yakıştırılmış olmasının doğurduğu sonuçlardır. Bu “dişil” işler dışındaki meşguliyet ve beceriler, saklı bir sınır veya yasağı kendiliğinden işletmiş gibi görünüyor. Bütün bunlara rağmen sorumuza odaklanarak kadının hangi mekânlarda ve hangi etkinlikle mûsıkî içinde bulunduğunu gözden geçirmenin, her zaman tek tek isimlerine ve hayatlarına dair bilgiye ulaşamasak da, mûsıkîşinas kadınımızı keşfetme yolunda önümüzü açacağını ümit etmekteyim. Bu düşüncelerle birkaç örnek başlık altında konunun derinliğini dikkatlere sunmak isterim

Câmi Mûsıkîsinde Kadın

Kadın, gerek câmi içinde ve minârede okunan mûsıkîli yapılarda görev alamadığına göre mûsıkî açısından bu mekânda etkin değildir. Ancak câmi mûsıkîsinin temeli olan Kurân-ı Kerîm kıraatinde kadın, müstakil davranabildiği için etkili olmuş ve elbette asırlar boyu çok değerli kadın hâfızlarımız yetişmiştir.

Üslup bakımından câmi mûsıkîsi içinde kabul edilen fakat câmi dışındaki mekânlarda da rahatlıkla okunan Mevlid, Muhammediye gibi türlerde de kadın başarısı söz konusudur. Nitekim kadın mevlidhanlarımız hakkında müstakil bir çalışmayı hak edecek ölçüde zengin bilgilere ulaşmamız mümkündür. Bildiğimiz kadarıyla günümüzde Muhammediye; okuyucuları kalmamış, unutulmuş bir tür olmakla birlikte Osmanlı etkisini sürdüren Kırım’daki Kırımlı kadınlar arasında bu tarzın devam ettiğini biliyoruz.

Câmi mûsıkisine uygun tevşih ve ilahilerin Mevlid aralarında okunmak üzere kadınlar tarafından “kadın ağzı” denilen gırtlak nağmeleriyle süslenmiş şekilleriyle okundukları ve bunlara çeşitli yeni ilâhi besteleri ekledikleri de bir vâkıadır.

Tekke Mûsıkîsinde Kadın

Tarih boyu kadınlar da tasavvûfî eğilimler göstermiş, çeşitli tarikat kollarına bağlanarak derviş olmuşlardır. Kadınlar, tekkelerin semâhânelerinde yapılan meydan zikirlerine katılmazlar. Ancak kafes arkasından zikri takip ettiklerini ve hatta belli bir disiplinle kendilerini duyurmayacak vaziyette zikre belli ölçülerde katıldıklarını biliyoruz. Nitekim tekkelere âit yazılı belgelerde ve derviş defterlerinde bu işler için “kafesçi”  olarak atanan kadın isimleriyle karşılaşılmaktadır. Derviş kadınlar arasında ilahi okuma ve belli ölçüde zikir esaslarının uygulandığı da bilgiler arasındadır. Hacı Tahsine Hanım benzeri kadın derviş mûsıkîşinaslar arasından “kadın ağzı” süslü nağmeli icrâ biçimleriyle, besteledikleri ilahileriyle ve bildiklerini aktarıcı, öğretici birer kaynak olmaları yönüyle tekke mûsıkisindeki varlıklarının belirgin şekilde işlenmesi elzemdir.

Harem-i Hümâyûn’da Kadın Mûsıkîşinaslar

Sarayda Enderûn ve Birûn’dan başka harem kadınlarının eğitildiği Harem-i Hümâyun da dikkat çekicidir. Osmanlı’nın mûsıkide üstad kabul ettiği en değerli ve güvenilir, şahsiyetli besteci hocaları, yetenekli hanımlara ders vermekle görevlendirildiği, harem meşkleri yapıldığı bilinmektedir. Bu meşklere her çeşit saz icrasının da dâhil olduğunu biliyoruz. Nitekim çalgı çalan kadın minyatürleri, sokak resimleri ve gravürler gibi görsel malzemeler, kadın sâzende ve mûsıkîşinasların varlığını delillendirmektedir. Ayrıca günümüze gelen eserleriyle besteciliğindeki ustalığın teslim edildiği Dilhayat Kalfa, yine adına besteci olarak rastladığımız Reftar Kalfa benzeri isimler ile çoğu mûsıkîşinas olarak yetişen Hanım Sultanlar da birer besteci, icrâcı olarak karşımızdadır. Sadece Harem-i Hümâyûn’un dikkat odağına alınmasıyla bile bu konudaki bilgimizin genişleyeceği inancındayız.

Konak ve Saraylarda Kadın Mûsıkîşinaslar

Hanım Sultan sarayları ile bazı paşa ve devlet adamlarının konaklarının meşke açıldığı, özellikle mûsıkîde hanımlara bir okul niteliği kazandığı biliniyor. Bunlar arasında başlıca Yusuf  Kâmil Paşa ve eşi Prenses Zeynep Hanım’ın Yakacık’taki köşkleri, özellikle kızlardan oluşan saz topluluğuna meşk yapılması ile tanınınan Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa’nın annesi Prenses Emine Hanım’ın Bebek’teki yalısı, Hidiv İsmâil Paşa’nın yalısı, Sait Halim Paşa Yalısı, Fethi Paşa ve Atiye Sultan’ın kızları Seniyye ve Feride Hanım Sultanların yalısı, Muhsinzâde Abdullah Bey’in yalısı, Baş İmam Zeynel Abidin Efendi’nin konağı, Münir Paşa’nın konağı, Mahmut Celâleddin Paşa’nın mühürdârı Nazım Bey’in Beyazıt’taki evi, Şeyhülislâm Sâhip Molla Beyefendi’nin İncirköyü’ndeki yalısı vb. mekânlar bu konuda zikre değer bulunmaktadır. Çeşitli hatıra, tarih ve vesikalardan bu konaklarda bulunmuş ve mûsıkîşinas olarak yetişmiş kadınların tespit edilmesi, çalışılmayı bekleyen konulardandır ki bu başlıklar devam ettirilebilir.

Kadın figürünün medeniyetimizde asla pasif olmadığı, kendi nezahati ve zerâfeti içinde kimliğini koruyarak hayata dâimâ katkı yaptığı, dolayısıyla mûsıkînin temel bir elemanı olduğu küçük bakışlarla bile görülebilmektedir. Nitekim bütün bunların ötesinde onun anne olarak mûsıkî bilgi, görgü, beceri ve sevgisini yetiştirdiği çocuklarına aşılaması, ninnilerden başlayarak adım adım Türkçemizle birlikte mûsıki dilini çocuklarına öğretmesi en önemli konudur. Bu yönüyle bizim kadınımız, her nesilde mûsıkîyi mayalayan en önemli âmildir. Bugün hayatlarına vâkıf olduğumuz çoğu besteci ve icrâcılar, annelerinin ud çalışlarını, güzel seslerini vb. anarak nasıl ses dünyalarını oluşturduklarını, daha çocuk yaşlarında kulaklarındaki seçkin repertuarların bir ezel bilgisi gibi onları nasıl biçimlendirdiğini anlatmaktadırlar. Elbette bundan çıkarılacak sonuçlar olacaktır.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.