Ontolojik Obrukların Oluşumu

Ülkemizde son yıllarda yaşanan siyasi bunalımlar köklü bir analize tabi tutulduğunda bunların temelinde bir ontolojik ayrışmanın yattığı görülebilir. Bu ayrışmayı doğal afetlerden obruk oluşumuna benzetip ontolojik obruk diye tanımlayabiliriz. Türkiye’de sosyologların önemli bir kesimi bu konu üzerine yeterince eğilmiş değiller. Küçük dokunuş yapanlar da Türk toplumunu Batılı klasik sınıfsal okumalar üzerinden değerlendirmeyi çalışıyorlar. İstatistik veriler için yapılan anket çalışmaları da genellikle Batılı toplumların sınıflı yapılarına öykünerek hazırlanıyor. Dolayısıyla başta TÜİK veri tabanı olmak üzere kamu ve özel istatistik kuruluşlarının verileri, Türkiye gerçeğini okurken yanıltıcı sonuçlara ulaşmamıza yol açabiliyor. Klişelerin dışına çıkma eğilimi olanlarsa belki de gördüklerini söylemeye cesaret edemiyorlar. İstisna olarak Soros ve benzeri “hayırseverlerin”  finansal desteği ile kurulduğu iddia edilen birtakım vakıf ve dernekler gösterilebilir. Bu kuruluşların, Türk toplumunun gerçek çehresini anlamakta resmi kurumlardan daha ileri olduklarını söyleyebiliriz. Özellikle sanal ortamda genç kitleye odaklanan beşinci kol faaliyetlerinin niteliği dikkat çekicidir. Bu tür yapıların Türkiye gerçeğine ontolojik yarılma penceresinden baktıklarını görüyoruz. Faaliyetlerini genellikle yaşam tarzı farklılığından yola çıkarak gündeme getiriyorlar. Eğitim ve sağlık sloganları üzerinden örgütlenen beşinci kol çalışmalarına aşinalığımız var. Bugün aynı programların bir üst sürümü ile karşı karşıyayız. Özellikle kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği ambalajlarına sarılmış sözde özgürlükçü paketler, son derece spesifik taktiklerle hareket ediyorlar. Türk toplumunun klasik aile yapısını çözmenin ötesine yönelen bu türden örgütlenmeler, önce AB müktesebatına uyum çerçevesinde meşrulaştırılıyor. Yetmezse diğer uluslararası anlaşmalara bağlanarak koruma altına alınmak isteniyor. Bu kadar cüretkâr olmalarının altında yatan gerekçe çok manidardır. İşbirliği sesleri Türkiye’de artık varlığı inkâr edilemez boyutlara ulaşan ontolojik obruktan yükselmektedir.

Türkiye’deki toplumsal ayrışmanın temelinde varoluş anlayışındaki çatallanmanın yattığını görmek için ne yazık ki biraz geciktik. Bu yönelişin özgünlüğü, tartışmaya açık soru işaretleri taşıyor. Haz odaklı sözdü özgürlük taleplerinin öne çıktığını görüyoruz. Çoğulcu demokrasi şemsiyesi altında çağdaş yaşama yapılan vurgular, kadın ve cinsel özgürlük temasıyla öne çıkıyor. Eğitim ve kültür politikalarının kördüğüme dönmesi ve sorumlu siyasi kurumların gençlik sorunları karşısındaki duyarsızlığı bilinen bir gerçek. Dolayısıyla toplumun en dinamik kesimleri, Türkiye üzerinde hesap yapan yıkıcı odaklar için kolay lokma olarak görülüyor.

Seçim süreçlerinde ortaya çıkan aşırı kutuplaşmanın arka planında bu ayrışmanın apaçık örneklerini çok daha önceden okunabilmeliydi. Hiç şüphesiz insanların kişisel tercihleri kınanamaz. Bireylerin varoluş anlayışına dair yönelişlerini eleştirmek sıkıntılı bir tutum olacaktır. Fakat bu yönelişlerin basiretsiz ve art niyetli siyasi hareketler için ne kadar kullanışlı olduğuna dikkat çekmek gerekiyor. İçinde yaşadığımız ayrışmayı temelde ontolojik obruk olarak tanımlamıştık. Anlaşılıyor ki obruk ifadesi, yaşanan gerçeğin yanında hafif kalmaktadır. Aslında tam olarak ontolojik bir afetten söz ediyoruz. Afet dememizin nedenleri, yazı ilerledikçe açığa kavuşacak olmakla beraber şu kadarını belirtelim: Örneğin misyonerlik faaliyetleri sonucu büyük kalabalıkların belirli bir inanca yöneldiklerini görmüyoruz. Gördüğümüz şey, haz odaklı yaşam tarzının kültürel değersizleşme ve hedefsizlikle oluşturduğu bulanık bir alan. Kabaca kalkış istasyonu bilinen ama hangi istasyonda duracağını kimsenin öngöremediği meçhule yolculuk. Geldiğimiz noktada bireysel tercihlerin siyasete yönlendirilerek ülkenin kaderini olumsuz şekilde etkileyecek kitlesel bir hareket yaratılmak istendiğini görüyoruz.  Çok gelişmiş ve organize olmuş bir toplum mühendisliği ile karşı karşıya olduğumuz anlaşılıyor. Türkiye’nin bu konuyu çözmeden mesafe alamayacağı artık apaçık ortadadır. Sadece buradan hareketle teşhis koymak yeterli olmayacaktır. Özellikle akademinin sebepler ve sonuçlar arasındaki bağlantıları açıklığa kavuşturacak çok kapsamlı inceleme ve araştırmalarına muhtacız. Tabi böyle bir akademi varsa.

Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun Rumeli’den çekilmesi, Türk tarihinde hakiki analizleri yapılmamış birçok konu içerisinde belki de en önemlisidir. Fransız Devrimi’nin yol açtığı derin dalga, Balkanlarda etnik milliyetçilik olarak su yüzene çıkarken İstanbul’un aldığı pozisyon kısaca dış siyasi dengelerin gözetilmesi, sivil ve askeri bürokraside yenilenme gibi alanlarla sınırlıydı. Oysa Rumeli’de Sırp, Bulgar, Yunan ve diğer gruplar Avrupa desteği ile silahlandırılıyor, sivillerden paramiliter örgütler oluşturuluyordu. (Benzer bir proje şu anda Türkiye’nin güney koridoru boyunca sınır içi ve dışında hem de halk desteği olmaksızın hayata geçirilmektedir.) Diğer taraftan Ortodoks kilise bağlılarına milliyetçilik ve sözde bağımsızlık bilinci aşılanıyordu. Rumeli vakasının karşı cephesi kabaca bu şekilde oluşurken ağırlığını Müslüman Türk nüfusunun oluşturduğu büyük kitle, derin bir sessizlik içindeydi. Nitekim Türk askeri varlığının çekilmesiyle Türk nüfusu da büyük kitleler halinde Anadolu’ya göçe zorlanmışlardır. Tarihin gördüğü en korkunç soykırım ve göçlerden biri yaşanırken sivil Türk unsurların neredeyse hiçbir direniş göstermeden Rumeli’yi terk etmeleri, itiraf etmeliyiz ki Türk tarihi için utanç vericidir. Türk ahalinin üzerine çöreklenen bu korkunç uyuşukluk ve derin uykunun yarattığı gaflet hali, sosyologlar ve tarihçilerin ilgisinden yeteri kadar nasibini almadı maalesef.

Toplumsal yönelişler bugünden yarına oluşmuyor. Kelebek etkisi kuramı tarihi gelişmelerde de geçerlidir. Tarihin herhangi bir döneminde yapılan tercihler, çoğu zaman o tercihin yapıldığı sahayı aşan bir kapsama alanına erişir. Örneğin devlet mekanizmasının bürokratik yöntemlere yönelik aldığı bir karar, ilerleyen yıllarda hiç de hesapta olmayan toplumsal dönüşümlerin tetikleyicisi olabilir. Tabii ki yüzyıllar sonra olabilecekleri bugünden öngörebilmek, her zaman imkân dâhilinde olamayabiliyor.

Kadim geleneği güncelleyebilme yeteneğini diri tutan üst siyasal örgütlenmelerin uzun vadeli öngörülerinde isabet yüzdeleri yüksek olacaktır. Önümüzdeki en bariz örnek ise İngiltere’dir. Birleşik Krallık’ın geleneksel kurumlarının canlı ve üretken olmalarının temelinde İngiliz kültürünün yarattığı kapitalist modernleşmeyle uyum sağlamaları en önemli etkendir. Anglikan kilisesinden bile değişen dünya şartlarına uygun ama kendine özgü yeni hizipler her zaman çıkabilmektedir. Protestanlığın Anglosakson kolu sayılabilecek reformcu yapısı Anglikan anlayışın Evanjelizmden Kalvinist akımlara kadar çok geniş bir yelpazeyle iletişimini güncel tutabilmesini sağlamaktadır. Bir yandan meşru monark kilisenin en önemli toplantılarına başkanlık yaparken diğer yandan monarşi soyu kiliseye bağlılıkla meşruiyetlerini pekiştirirler. Kısacası reformlarla güncellenen kilise, tamamen seküler bir yapıya dönüştürülmüştür. Bu özellik, çağdaş İngiltere’nin en belirgin yönlerinden biri olmakla beraber geleneğin hoyratça inkâr edildiği akıldışı bir üslupla karşılaşmıyoruz.

İngiltere veya bir başka Batılı kültür üzerinden birçok örnek verilebilir. Bizim burada asıl dikkat çekmek istediğimiz konu, yapılan reform ve güncellemelerin niteliğindeki üslûbun özgünlüğüne yöneliktir. Geleneğin düşünsel ve işlevsel planda hayati bir imkân olarak değerlendirilmesini özellikle vurgulamak gerekiyor. Çünkü atılacak yeni bir adımın sağlığı, bir önceki adımla olan uyumluluğu ile doğrusal orantılıdır. Yeni koordinatlar oluştururken sağlam zemin tespiti yapabilmek, bir önceki bilgi ve birikimle mümkün olabilecektir.

Konumuza dönecek olursak Rumeli bozgununun temellerini, 1500’lü yılların ikinci yarısında ortaya çıkan Kadızadeler hareketine kadar götürebiliriz. Dikkatli bir gözle incelendiğinde Rumeli’nin kaybedilişi Kadızadeliler hareketinin Töreli Türk varlığı üzerinde yaptığı derin tahribatın ilk somut neticesi olarak karşımıza çıkar. Hareketin etkileri, yüksek bürokrasiye nüfuz etmekle sınırlı kalmış olsaydı sıradan bir paralel yapılanma olarak değerlendirilebilirdi. Kadızadelilerin şekilci dini anlayışlarının yaygınlık kazanması, sonraki yüzyıllarda Mücedidiyye’nin düalist ontolojisi ve kaderci yaklaşımıyla devletin kalbine adım atabilmesinin zeminini oluşturmuştur. Düalist ekollerin cami ve medresede hâkim olmaları, zamanla toplumun diğer unsurları üzerinde gizli bir tahakküm kurmasını da sağlayabilmiştir. Bu yönüyle kadim Türk Müslümanlığının birliğe ve bütünlüğüne dayalı ontolojik yapısının toplumsal etkilerini çürüten yıkıcı bir unsur işlevi görmüştür. Öyle ki imparatorluğun omurgasını oluşturan Müslüman Türk kitle, görece Maturıdi-Hanefi okuluna bağlı olmasına rağmen pratikte Arap Eşari anlayışın kodlarıyla şekillenmeye başlamıştır. Sonuçta Arap gelenek ve kültürel alışkanlıkları, gerçek İslam olarak algılanır olmuştur. Örneğin bu anlayışta Peygamberimizin içinden çıkıp yaşamını sürdürdüğü Arap kültürüne ve coğrafi şartlarına bağlı özel tercihleri bile sünnet adı altında dini bir vecibe olarak kabul edilir.

 

Müceddidi ekolün medreselere nüfuzu müfredatın düalist ontolojiye göre belirlenmesi sonucunu doğurur.  İslam olarak algılanan Arap kültürünün sınıfçı yaklaşımı bilginin de ikili kategorizasyona tabi tutulmasını zorunlu kılar. Artık başta matematik ve astronomi olmak üzere pozitif bilimler dışlanırlar. Özellikle felsefenin küfür sayılması, düşünce hayatını öldüren bir tutum olmuştur. Felsefe yerine ikame edilen ezberci “kelâm” anlayışı ise tamamen tutucu ekolün tekelindedir. Medreseler sadece “dini ilimler” üzerine odaklanan bir eğitim anlayışına mahkûm edilir. Özetle ilim denince anlaşılan şey tefsir, hadis ve islam fıkhı gibi skolastik disiplinle elleri kolları sıkı sıkı bağlanmış ezberci alanlardır. İçtihat kapısı da kapandığı için bu alanlarda yeni bir şey söylemek müellifin tekfir edilerek derisinin yüzülmesiyle sonuçlanır. Biraz şanslı olanlar ise uzak diyarlarda sürgün hayatı yaşamaya mahkûm edilirler.

Her şeye rağmen Türk Müslümanlığı anlayışı milletin sinesinde yaşamaya devam eder. Bunun iki temel sebebi vardır. Birincisi vahdet-i vücûd itikadına bağlı tekkelerin imparatorlukta yaygın olarak hayatiyetlerini sürdürmeyi bir şekilde başarabilmiş olmalarıdır. İkinci neden ise Türk milli kültürünü şekillendiren temel anlayışın bu tekkelerin ürünü olmasıdır. 16. yüzyılın ortalarına kadar Anadolu ve Rumeli’de yaşayan Türk kültürel vasatı, hayatın her alanında birlikçi ve bütünlükçü varlık anlayışına sadakatini sürdürür. Bugün elimizdeki Türk milli kimliğini oluşturan müktesebatın istisnasız bütün ürünleri bu okullara bağlı Türk Müslümanlığının eseridir. Sanatın her sahasından edebiyat, müzik ve mimariden tutun bilimden felsefeye kadar elimizdeki birikim bu kaynağın bıraktığı mirastır. Müceddidiyye’den kalan ise aklın, bilginin ve güzellik anlayışının ötelendiği; bilim ve felsefenin horlandığı; şekilci, yozlaşmış dini anlayışından başka bir şey değildir.

Doğrusu son dönem Osmanlı münevveri ve cumhuriyet aydınında görülen milli ve dini yabancılaşma Müceddidi İslamın din olarak algılanmış olmasından kaynaklanan tepkidir.

Batı’da reformlar ve Rönesans’la tetiklenen yenilenme süreci, devamında yeni düşünce akımları ve teknolojik gelişmenin eşgüdümlü ivme yakalamasının önünü açar. Fransız Devrimi ise siyasi alanda domino etkisi yaratır. Sonuç olarak modern Batı, dünyanın kalan yarısı ile kapatılamayacak bir makas açmıştır. Artık bütün toplumlar için Batılı “muasır medeniyet” seviyesi, ulaşılması hayal edilen ve başkaca alternatifi olmayan büyüleyici bir hedeftir.

Osmanlı dönemi Türk aydını da bu değişimin sihirli cazibesinden nasibini almakta gecikmez. Küflenmiş medreseden çoktan ümidini kesmiş olan Osmanlı yönetimi de çareyi Batı’da arayacaktır. Ordu düzeninin yenilenmesi ve askeri teknoloji transferi ile başlayan ilk somut modernleşme hamlelerini, “bilgi ve kültür ithalatı” takip eder. En akıllı çocuklar eğitim için Avrupa üniversitelerinin yolunu tutar. Hayatlarında Biruni, Farabi, İbni Sina gibi isimleri belki de hiç duymamış genç beyinler felsefe, sosyoloji, siyaset, iktisat öğrenmeye gittikleri Avrupa’dan adeta büyülenmiş olarak geri döneceklerdir.

Avrupa büyüsüyle memlekete dönen yeni Türklerin karşılaştıkları manzara içler acısıdır. Karşılarında sefalet ve cehaletle boğuşan koskoca bir imparatorluk can çekişmektedir. Akıl ve bilginin dışlandığı Rabbani Nakşiliği ve Eşari karışımı Müceddidi ekol, cami ve medresede dini tekel oluşturmuştur. Toplumsal hayatı da yüzyıllar öncesinin Arap kültürel kodlarıyla baskılayarak büyük oranda dönüştürmüştür. Bu olumsuz dönüşümün üzerindeki etikette “İslam” yazar.  Suçlu apaçık ortadadır.

Bütün olumsuzluklara rağmen koskoca bünyede atan tek damar Türk Müslümanlık anlayışının kimyasını formüle eden vahdet-i vücut okullarıdır. Bir de bu tekkelerle ontolojik bağı hiç kopmayan Türk halk kültürünü görüyoruz. Fakat milli okullar yüzyıllar içinde kimi zaman derisi yüzülerek, olmadı sürgün edilerek içine kapanmaya zorlanmışlardır. Her şeye rağmen feryatlarını duyurmak için musiki ve edebiyata sarılarak kadim kültürel mirası bugünlere kadar taşıyabilmişlerdir.

Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi “aydınının” kendi kültürüne yabancılıklarını kabaca iki başlık altında değerlendirebiliriz: Birincisi Müceddidi pratiğin yoz kültürünü İslam üst başlığı olarak görmeleri. İkincisi Türk tasavvufunu Uzakdoğu mistisizmiyle karıştırmalarıdır. Bu genel yaklaşımın adına bugün kısaca oryantalizm diyoruz. Oysa Türk Müslümanlık anlayışının kurucu akılları Yesevi, Yunus, Mevlana ve Konevi gibi bilgelerdir. Ayrıca kadim gelenek Niyazi Mısri, İsmail Maşukî ve Ken’ân Rifâî gibi devasa düşünürlerle bugünlere kadar ulaşmayı başarmıştır. Özellikle düşünür diyoruz çünkü sözünü ettiğimiz gelenek aynı zamanda düşünce tarihinde varlık felsefesinin en büyük okuludur.

Ne yazık ki Türk aydını bu okulun varlığını yeni yeni görmeye başlamıştır.

Bugünden bakıldığında Türk aydınının, geri kalmışlığımızın temel sebebi olarak dini öne sürmeleri kendi şartları içinde kısmen anlaşılabilir. Fakat hayran oldukları Batı kültürünü bir ezber ve taklit üzerinden okuyanların, Türk kültürü hakkında küçücük bir meraka dahi sahip olmamaları ancak gaflet ve dalâletle açıklanabilir. Anlaşılıyor ki bugün ontolojik obruk olarak tanımlamaya çalıştığımız çarpık yöneliş ile Müceddidi akımların “İslami” kamuflajlı arabesk kültürleri, birbirlerini beslemektedirler. Hatta ontolojik obruğun asıl müsebbibi, siyasallaşmış yoz dini anlayıştır.

Her şeye rağmen Türk Müslümanlığı ülkenin gövdesini oluşturan aziz milletin köklü irfanında yaşamaya devam etmektedir. İçine düştüğümüz derin bunalımları çözecek anahtar da birlik ve bütünlük itikadında bulunmaktadır.

İkili dünya görüşü ile Müceddidi İslam, 16. yüzyıldan başlayarak 19. yüzyılın sonuna kadar artan bir ivmeyle devlet ve toplum hayatında egemen oldu. Nihayet son çeyrekte pozitivist akımlarla birbirini besleyerek imparatorluğun çöküşünü hızlandırmışlardır. İmparatorluk sonrası devletin yeniden yapılanması aşamasında yozlaşmış dini anlayışa duyulan haklı öfke bahane edilerek pozitivist kültür devrimi hayata geçirilmeye çalışıldı. Bu süreçte sözde hükümetlerin hareket alanlarını sınırlayan yeni kurumlar dikkat çekicidir. Anayasa mahkemesi, Danıştay, Yargıtay ve Sayıştay gibi kurumlar, yasama ve yürütmenin etrafını anayasal olarak kuşatırlar. Böylelikle seçimler yoluyla sandıktan çıkan TBMM’ye göstermelik bir egemenlik rolü biçilir. Bu kurumların meşruiyeti, parlamenter demokrasilerin “kuvvetler ayrılığı” ilkesine dayandırılır. Ne yazık ki pratikte bu kurumların adeta bir koloni valisi aklıyla çalıştığına tarih şahitlik edecektir. Süleyman Demirel’in; “Üç tay olmasa kırat şahlanacak.” dediği “tay”lardır. Türk milli bünyesinde kapanması zor, derin yaralar açan tartışmalı kararların altında bu ekürinin imzası vardır.

1980 sonrası Amerikan yeşil kuşak projesinin örtülü himayesinde Mücedidi İslami anlayışın yenilenen Nakşî yorumu, Türkiye siyaset sahnesine güçlü bir oyuncu olarak geri dönmüştür. Nakşibendi şeyhi olan M. Zahid Kotku’nun rahle-i tedrisatından geçen öncü kadroları, millilik iddiasıyla Türk siyaset sahnesinde yerlerini aldılar. Batıcı pozitivistlerin katı laikçi “din düşmanı” politikalarını eleştirerek nihayet son yirmi yıldır iktidara gelmişlerdir.  Garip bir şekilde birbirlerinden gıdalanan öykünmeci iki siyasi akımın mutabık oldukları başlıca konu Türk milli kültürü ve özgün Türk Müslümanlık anlayışına olan alerjileridir. Bununla beraber Arap dini yorumuna hayranlıklarıyla malûl İslamcı kadroların bünyesinde özgün milli karaktere yatkın bir damar her zaman olagelmiştir. Son dönemlerde özellikle Türk devletinin beka sorununun inkâr edilmez netlikte açığa çıkması, milliyetçi hareketle işbirliğini zorunlu kılar. Böylelikle büyük çoğunluğun kerhen desteklediği “İslami geleneğin” kendini içerden sorgulanmasının önü açılmıştır. Kim bilir, belki de Tanrı’nın tuzağına şahit oluyoruz.

Türkiye iç ve dış siyasi koşulların da zorlamasıyla kendi tarihi ve geleneğiyle yeniden buluşma fırsatı yakalamıştır. Devletin kendini yeniden kurgulaması ve milli kültürün güncellenmesi için gereken nitelikli insan kaynağı vardır. En hayati konu eğitim ve kültür alanlarının Türk Müslümanlığının özgün kaynaklarıyla buluşmasını sağlayacak şekilde yeniden yapılandırılmasıdır.

Türk Müslümanlığı akıl-bilgi-gönül dengesine oturmuş özgün bir ontolojinin adıdır. Kurucu ve yükseliş dönemlerinin anlayışına Türk aklı diyoruz. Hiç şüphe yok ki yenilenmek, dirlik ve düzen yine bu akılla gerçekleşecektir.

Ontolojik obrukta debelenenler için köprüden önce son çıkışa hızla yaklaşmaktayız.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.