Yuvaya Dönüş

Doğduğumuz gün, ölüme doğru ilk adımı attığımız gündür aslında. Ölüm bize gelmez, biz ona doğru gideriz. Otobüse binmek için beklediğin durak her zaman bellidir ve aynı yerdedir. Sen ona doğru ilerlersin ve seni istediğin yere götürecek olan otobüse binersin.

Ölüm kelimesi oldum olası ürpertir insanı. Adı anıldığı an “Aman ağzımızın tadını bozma şimdi!” denip kapatılır konu. Sanki konuşmayınca başımıza gelme ihtimali sıfıra iner gibi… Ölüm, bazı kelimelerin başına geldiğinde soğuk duş etkisi bırakır zihinlerde. “Yolculuk” kelimesi “ölüm yolculuğu” veya “son yolculuk” oluverince yolcu olmak istemez kimse. Yolcuyu uğurlamak en cazip olanıdır. Kimse gidene özenmez. Ölüm oyunbozandır herkes için. Beklenmedik bir anda tam oyunda başroldeyken, herkes seni hayran hayran izlerken kimse inmek istemez sahneden; öyle değil mi?

Henüz vakti değildir ölmenin. Aslında o vakit hiçbir zaman gelmemelidir. Çünkü yapılacak çok şey vardır. Okulu bitirmek, evlenmek, anne-baba olmak, ev sahibi olmak, tatil yapmak, çocuğunu okutmak, evlendirmek, torunlarla emekliliğin tadını çıkarmak… Hayat oyununun bitmesini hiç istemez insanoğlu. Çünkü bu, oyun değildir onun için bir hakikattir. Kendini o kadar kaptırmıştır ki asla oyunun sonunu hayal etmez. Oysa durum tam tersidir. Bizi bu oyuna davet eden bir taş ya da bir eşya olarak değil “başrol” olarak her birimize kıymet verip yaratan, bize “var olma” duygusunu yaşatan varlık; bu hayatın geçici bir oyun ve eğlenceden başka bir şey olmadığını, daha oyunun başında bildirmiştir. Ve ölüm ile başlayacak olan gerçek hayatın (yuva)  sonsuz bir hakikat olduğunu da “Bir bilselerdi!” diyerek dile getirmiştir. Nerede mi? Bu oyunun nasıl bir oyun olduğunu ve oyunu kurallarına göre oynarsak ya da oynamazsak gerçek hayatta (yuvada) bizleri bekleyen şeyleri bildirdiği “kılavuz kitabı”nda.

Öyle ya, hepimiz biliriz ki her oyunun belli kuralları vardır. Örneğin futbol bir oyundur. Ve bir hakemi ( yönetici, yol gösterici) vardır. Belli bazı kurallara uyarak kale olarak belirtilen o dikdörtgen fileye ayaklarınla topu atarsan gol olur. Ellerinle atmaya çalışırsan bu, oyunun kuralını çiğnemektir. “Bana ne; ben elimle atacağım, öyle daha kolay!” diyemezsin çünkü kurallar önceden belirlenmiştir. Ya da karşı takımdaki oyuncuyu iteleyerek, tekmeleyerek topla beraber ilerleyip attığın gole gol diyemezsin. Dedim ya, kurallar vardır ve bu kurallar herkesin oyun haklarını elinde bulundurmak için herkesi olabilecek zararlı durumlardan korumak için koyulmuştur. Ve her kural ihlalinde ceza vardır. İşte, hayat oyunu da tıpkı bir futbol maçı gibidir. Dürüst olmak, vicdanlı olmak, merhametli olmak, çalışkan olmak, helal lokma yemek için çalışmak, şükretmek, yardımlaşmak, dedikodu yapmamak, haset etmemek, iftira atmamak, insanların kalplerini kırmamak… kısacası iyiyi, güzeli, doğru olanı yaşayıp/yaşatıp kötü olandan insanlara her türlü (ruhsal, zihinsel, bedensel, duygusal) zarar verici tutumlardan uzak olmaya çalışmak, oyunun kurallarıdır. Özetle; yaratıldığımız ilk günkü gibi “insan kalma”yı “ahsen-i takvim” (yaratılmışların en güzeli) olmayı başarmak, oyunun hedefidir.  Bu oyun için daha nice önemli, güzel ayrıntılar “kılavuz kitap”ta yer alır. Bu Kur’an öyle büyük bir kitaptır ki insanları Rablerinin izni ile karanlıklardan aydınlığa, her şeye galip ve hamde layık olan Allah’ın yoluna çıkarman için onu sana indirdik. (İbrahim suresi/1. ayet)

Futbol maçında yaşanan tartışmalar, sakatlıklar, gol sevinçlerinin geçici olması gibi hayat oyununda da hüzünler, sevinçler, şaşkınlıklar, korkular geçicidir.  Bunlar oyunun tadıdır. Ve oyun devam ederken gün gelir, oyun bitiverir. Tıpkı sahadaki oyuncuların maç süresi bittikten sonra kendi gerçek dünyalarına dönmesi gibi… Tıpkı evcilik oynayan çocukların “Haydi vakit doldu, artık eve dönme zamanı!” diyen annelerinin seslerini duyup oyunu bırakarak yuvalarına dönmeleri gibi… Evet, ölüm “yuvaya dönüş”tür aslında. Bundan başka bir şey değildir. Hangi futbolcu günlerce, aylarca, yıllarca oyun oynadığı sahada durup sürekli oynamak ister ki? Yuvasına dönüp soluklanmak, dinlenmek, yorgunluğunu atmak arzusundadır.  Hayat oyununun sahte, geçici, doyumsuz olan soluklanmasından öte ölüm ebedi bir soluklanmadır. Ölümü “öcü” haline getiren şey, bizlerin onu yuvaya dönüş oluşunu bilmeyişimiz; onu bir yok oluş, her şeyin bitmesi ya da yarıda kalması, bu dünya oyununda oyuncaklara (mal, mülk, evlat…) gerçekmiş gibi değer verişimiz, sahiplenişimiz ve bu yüzden onlardan ayrılmaktan korkmamızdır. Aynı zamanda ihtiraslarımıza kapılıp kılavuz kitapta yazan hakikatleri unutarak yapmadıklarımız için ceza almaktan da çekinmemizdir. Yuvaya üstümüz başımız toz ve kir içinde dönmek istemiyorsak haydi temizlenelim, bizi yaratanın merhametiyle ona sığınarak.

Daha vaktimiz varken O’nu (yuva sahibini) tanıyarak bir anne sıcaklığını hisseder gibi…

Yuvasına dönmek için uçan bir kuşun sevinci gibi…

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.