Dili’nde Kendiliğini Edinmek

 

                Değerli Dost

İbrahim Tüzer İçin

 

“Dil, insanın evi” değil; “insan, dili’nin inşa ettiği”dir, yanılyor muyum?  “İnsan önce bir şeydir, sonra dili onu dışavurur” diyerek insana ontik bir öz atfetmek, dili’nin insanı nasıl varlığa getirdiğini görmezden gelir.

 

İnsan, kendi münferit dilinin rehini, mahkumu, kötürümü olarak kalmayacaksa halkının diline, medeniyetinin dillerine, insanlığın ve nihayet henüz dile dökülmemiş varoluş sancılarının/vedîalarının diline açılmalı, dillene nefeslene dil yolculuğunu sürdürmelidir. Bir dile sahip olduğunu sandığın anda, o kendi münferit dilin kadar bir sermaye ile meram alıp satarsın; ama insan olarak oluşma yolculuğun bitmiş, içine yerleştiğin bu incir çekirdeği seni tüketmiş demektir…

 

İlk paragrafta “dil’in” değil, özellikle “dili’nin” demekteki ısrarımın altını bir kez daha çizmek isterim. Dili, derken de, -şiirsel tevriyeyi ketmederek- yeryüzündeki lisanları değil, bir insanın, bu lisanlardan genellikle birinden edindiği, “kendi dili”ni, bir lisanın o insana malolmuş çoğunlukla daha dar bir alt-evrenini kastediyorum.

 

“Şahsî” ya da “ferdî” değil, “kendi dili” demem de kasıtlı bir tercihe dayanıyor. Nasıl insanın kendi varlığı, “ünsiyet kurmadan kendisi olamayan” varlık olduğu için “ötekini gerekser” ise insanın kendi dili de, şahsî ya da ferdî temellükü olmayıp “ötekine hitab”ı içkindir, “ötekine yönelmiş”tir, “ötekinden kendisine yansımış”tır “öteki ile arasında”dır; bu nedenle tamamen şahsen ferden ona değil, aralarında dillendiği-hallendiği-silkelendiği-hırpalandığı bir insan muhitine aittir.

 

İnsanın dil edinmesi, kendini edinmesi, halihazırda olmuş olduğundan sıyrılması, henüz olmadığını olmaya adım atması, olacağını olmaya başlaması, olmayacağından sakınmasıdır.

 

Dilini edinerek kendisi olur insan, dilini edinemediği şeyi olamamıştir; olmak arzusu, diline teveccüh gerektirir; dile dökülmemiş bir halin temessülü, diline adım atarak yoluna çıkılmış yeni bir ülkedir.

 

Dilini sayıklayarak yolunda yürüdüğü kendiliğine erme yolculuğu, bazen kısa sürer; tutacağı yurda varır ve “o kadar” olmakla tamamlar kendini; budur, böyledir, bu kadardır artık.

 

Dil’e yolculuk da burada başlar ve dili’ne bağlanarak devam eder… Menzil ne kadar uzunsa dili insanı o ölçüde sarar sarmalar. Elbette dili’ni farkedebişmiş olana…

 

Bazen, dilini sayıklarken, yolunda olduğuna yaklaşmaktadır; ya da öyle hissetmektedir. Varacağına, ereceğine inancı artar; gayrete gelir…

 

Ve evet dostum, bir tuhaftır bazen; dilini sayıkladığın, yolunda yürüdükçe, daha ötedeki  bir kendiliğin yurdunu sezdirir insana; bir yurda yaklaşmakta iken ermek istediğin kendiliğin, daha uzaktaki bir ülkeden çağırmaya başlar seni. Yol aldıkça varacağın yurt uzaklaşmaktadır sanki.

 

Ve dillenme yolculuğu, ötede bir yurt sezgisinden soyunur bazen; ermek için değil, sadece yeni bir dili sayıklamanın kendi neş’esi, kendi esintisi, kendi coşkusu, kendi tutkusuyla, yolun, izin, yolcunun olmadığı, önceden yürünmemiş, yol ile parçalanmamış, bütün ve kuşatıcı bir aleme dalmak; şaşkınlık, hayret, hayranlık, huşu, vecd içinde kaybolmaktır. Artık varılacak, erilecek, olunacak, uzak, dışta olan kalmamış; sayıklamadığın bir dil sana dolmaya, belki anlamadığın bir dil sende doğmaya, varlık, dil ve oluş senden taşmaya başlamıştır.

 

SubhâneKe lâ ılme lenâ illâ mâ allemTenâ inneKe Ente’l-alîmu’l-habîr

 

Dilinin münzevisidir mecnun ve kahin ve şâir;  ve şairler vâhâların avâresidir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.