«

»

Nis 24

Aynama Yansıyanlar

 

elif temurcanNe de güzel ışıltıyla bakıyordu gözlerine annesinin.

Gözlerinden akan yaşın sebebi annesiydi oysa.

Gözlerine o ışıltıyı veren de annesinin sebep olduğu gözyaşları…

Uzaktan dalgın bir şekilde ufkumun erişemeyeceği bir boşluğun içindeyken oltaya takılmış bir balığın şaşkınlığıyla çekilivermişti gözlerim o boşluktan, onları fark edişimle. İki yaşlarında, saçları güneş sarısı, gözleri küçük bir misket tanesini andıran tatlı bir kız çocuğu… Heyecanla sahilde gördüğü her şeye doğru koşmak isteyen, kanatları olsa gökyüzünde uçan martıya konmak isteyen, uçsuz bucaksız bir merak duygusuyla zıp zıp koşturan minik insan…  Arada bir annesinin sesine odaklanıp frenine mecburi basılmış ancak son hızda giderken bu ani duruşlardan pek de hoşlanmadığı belli olan o yüz ifadesi ile annesini onaylayan gözleri donuk, anlamsız bakışlar… Hayatın akışı gibi coşkulu ve canı sıkkın.

Bir ara annesinden çekti gözlerini minik kız, özgürlüğünü doyasıya yaşamak ister gibi. Deniz kıyısına doğru yaklaştı. Annesini görmek, duymak istemedi. Denizin ortasında yüzen, onun için göz alıcı olan rengârenk yıldızlarla süslenmiş kırmızı renkli topu alma isteği ve heyecanıyla nereye doğru gittiğinin farkında olmadan minik ama seri adımlarla koşturuverdi. O sıra çantasının iç cebinden bir şey çıkarmaya çalışan annesi, başını kaldırıp kızının o korkusuzca gidişini fark edince koşup ani bir refleksle onu montunun şapkasından hızla çekiverdi.  O an zaman akıyor ancak bedenim akan zamana ayak uyduramıyor gibiydi, saniyelik bir kilitlenme yaşadım oturduğum bankta ve sonrası derin bir hafifleme duygusu. Minik kız geriye doğru yere çakıldı ve canı çok yanmış olacak ki ağlamaya başladı. Gözlerinden süzülen yaşlar, duyduğu acının en somut göstergesiydi. Annesi hemen kızını aldı kucağına, ona sımsıkı sarıldı. Zavallı kadının yaşadığı korku ve hemen ardından yaşadığı sevinç ve rahatlama, karanlığın en keskin anından hemen sonra kendisini göstermeye başlayan güneş ışığının parıltıları gibi gözlerinden okunuyordu. O gözler iki zıt kutbun birleşme noktasıydı.

Sarılma faslı bittikten sonra işaret parmağıyla ikaz faslına geçildiğini, kaşları çatılmış olan annenin o sarsılmaz ciddi mimiklerinden anlıyordum. İçimden ben de minik kıza küçük harflerle sitem ediyordum istemsizce. Kız çocuğu, düştüğü için yaşadığı acı ile topu alamamanın verdiği hüznü bir arada yaşayarak annesinin yaptığı uyarıyı anlamaya çalışıyordu. Doğru ya, minik bir çocuk nereden bilebilirdi ki masmavi denizin topu öylece havada tutup da onun canını yakabileceğini! Ne fizik kurallarını bilir ne de yaşanabilecek o korkuyu. Onun derdi gözlerinde heyecana sebep olan o rengârenk yıldızlarla bezenmiş kırmızı topu almak… Arada bir dönüp topa bakan miniğin gönlünü annesi almış olacak ki gözyaşlarıyla yıkanmış o ışıl ışıl gözleri gülümsemeye başladı. Sonra annesinin elinden sıkıca tutup kendine has minik ama seri adımlarıyla benim sinema sahnemden usul usul uzaklaşmaya başladılar.

Ortada ne topu alma arzusu kaldı ne hüzün ne de korku. Hepsi benim sinema perdemden geçen anlık bir sahneydi. Geldi, yaşandı ve bitti… Onların hayatının akışı devam ediyordu tabii. Gitmeleri gereken yere doğru ilerliyorlardı.

Ben ise sadece yaşanılan bu olaya şahit tutuldum. Nedendir, bilmem; bana özellikle fark ettirilen bu sahne aslında bana çok şey anlatıyordu. “Aynaya ayna için bakmayız, kendimizi görmek için bakarız.” demişti hakikatleri fısıldayan bir zat. Ben bu yaşanan sahnede aslında kendimi gördüm. Bu sahne bana ayna olarak tutulmuştu. Ben de kendimi seyreylemiştim. Ruhuma fısıldanmıştı hakikat inceden inceye.  Yaşadığım onca heyecan, arzu ve sevinçlerin sonunun bazen acı, korku ve şaşkınlıkla bitmesinin sebeplerini gördüm. Ben o minik kız çocuğuydum, bana verilen bu hayatın bana getireceklerinden habersiz, heyecanla oradan oraya koşuşturan kişiydim.  Denizin içinde yüzen o rengârenk yıldızlarla süslenmiş kırmızı top, benim isteklerim, arzularımdı ancak o deniz yüzme bilmeyen, bilse bile dalgaların onu bir yerlere savurabilme ihtimalinden habersiz başına buyruk giden ben için güvenli bir alan değildi. Tıpkı bu dünya gibi… Ve bazen o topa tam ulaşacağım derken ben anlamasam da beni kötü durumlardan korumak istediği için tıpkı o anne gibi geriye çeken, canımın yanmasını istemeyen bir koruyucum vardı. Görünürde canı yanan, aynı o minik kız gibi ağlayan, üzülen, bunalımlara giren ben… Aslında nasıl bir felaketten korunmaya çalışıldığımı o an anlayamayabilirdim ki çoğu zaman neden neden diye soruşlarımı,  annenin bildiği şeyi bizim bilemememizden, bilmeye aklımızın erememesinden kaynaklı olduğunu fark ettim. Dünya denizinde boğulmamak için bazen sert darbeler alıp yaralanabiliyoruz. Yara kabuk bağlar geçer, bazen çok büyük sevinçler yaşayacağımızı sandığımız şeylerin ardında geri dönüşü olmayan hüzünler, acılar, pişmanlıklar kalır. Akan gözyaşları bazen hayata bakışımızı aydınlatmak için olabilir. Aynı küçük kızın ağladıktan sonra annesinin onun gönlünü hoş etmesiyle daha çok sevinçle bakması gibi… Küçük kız bilemez, annesi bilir. Biz bilemeyiz, en iyisini Rabbim bilir. Anneni dinle minik kız, seni ondan daha çok düşünen olamaz ve Rabbini dinle ey insan, seni ondan daha çok düşünen ve kollayan olamaz…

Dinle, sabret, şükret…

‘’…Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.’’ (Bakara Suresi,216)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu HTML etiket ve tanımlayıcılarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>