«

»

Şub 01

Gidip de Dönmemek, Gelip de Bulmamak

27400036_1996890600632809_101707294_nHep duyarız; imparatorluğun can çekişme döneminde askere alınan ya da mesleği askerlik olan birçok insan, Balkan Savaşı’ndan hatta Trablus’tan başlayıp Kurtuluş Savaşı sonuna kadar on bir on iki yıl boyunca o cephe senin, bu cephe benim dolaşmış; evi ile, çoluk çocuğu ile en ufak bir temas imkanı bulamamış.

 

Evde kalan başka çekmiş, cephedeki başka…

 

Kiminin kayıp haberi gelmiş, kiminin ailesi bunu bile duyamadan beklemiş.

 

Falih Rıfkı Atay; “Zeytindağı” adlı destansı hatıralarında yaşadığı bir olayı anlatır. Dünya Savaşı sonunda trenle geri çekilmektedirler. Adana Garı’nda durduklarında bir ana dikkatini çeker Falih Rıfkı’nın; “Mehmed’imi gördünüz mü? Te bu yana gittiydi!” diyerek önüne gelene sormaktadır. Falih Rıfkı, dilinin ucuna gelen itirafı söyleyemez garip kadına: “Biz senin Mehmed’ini kumarda kaybettik ana!”

 

Geride kalanlardan kimi bağrına taş basıp yalnızlığa katlanmayı öğrenmiş, kimi çareyi yeni beraberliklerde aramış.

 

Kıyamet bitmiş… Evinin, ocağının yolunu izini unutmayan yorgun erkekler birer birer dönmüşler eve, yorgun bedenlerini patlak postallarının üstünde sürüyerek…

 

Gözlerinde zaferin ışıltısı ile ne bulacaklarının şüphesi, peşi peşine kırpışmakta!

 

Bunca yıldan sonra kapısını çalacakları ev, bıraktıkları ev değil elbet; değil de kapıyı kim açacak? Bebe bıraktığı bir yeni yetme mi, tazecik gelin bıraktığı bir kurumuş kadıncık mı yoksa bir yabancı, bir erkek; yeni bir hamî mi?

 

Bu riski göze alamayıp evine, evdeşine dönemeyen, dönmeye korkan niceleri izini kaybettirmiş Anadolu’nun bozkırında. Sayısını kim bilir?

 

Kaçının evinde bekleyenlerin elleri böğründe kaldı?

 

Zor iş!

 

Vatanı kurtardılar kurtarmasına da…

 

O viran olmuş hane… Evlad… Âyal…

 

Vatan sağ olsun! Söylemesi ne kolay! Ama ya katlanması?

 

Yıl 1950 den önce, henüz okula gitmiyorum, kısa pantolonlu bir tıfılım.

 

Anneannemlerin evindeyim. Kapının önünde merdivenlere oturmuş, geleni geçeni seyretmekteyim. Vakit öğleden sonra… Sokağın en tenha zamanı…

 

Sokağın başında bir seyyar satıcı beliriyor.

 

Yolun ortasına kadar ilerleyip duruyor, mesleğinin gereğini bağırarak söylüyor.

 

Ne dediğini anlamıyorum. İki hecelik bir nara! Ama garip bir nara bu. Çocukluğumun “ben”i hiçbir şey anlamamış, bugünkü “ben” bu sesi, bu ses tonunu, bu narayı tanıyorum!

 

Bu ses, bu ses tonu, bir komutanın birliğine verdiği emir tonunda!

 

Belki bölüğünü hücuma kaldırıyor, belki bataryasına ateş emir veriyor ama şimdi tanıyorum ben bu sesi; bugünkü aklımla.

 

Sokağın gölge tarafında duruyor, omzuna asılı hasır zembilden bir yaygı çıkartıp kaldırıma seriyor, yine zembilden çıkarttığı bir minderi yaygının üzerine koyup oturuyor. Çevreyle ilgisi sıfır.

 

Minderin üzerine bağdaş kurmuş, sırtı dimdik, yumrukları sıkılı ellerini bilekleri hizasında dizlerine yaslamış.

 

Komşu teyzelerden ikisi geliyor. Birinin elinde ortasından ikiye ayrılmış bir porselen tabak. Kütahya işi, mavi-yeşil desenli. Diğerinin getirdiği daha bir tuhaf, boş bir rakı şişesi.

 

Fazla bir konuşma geçmiyor aralarında. Zembilinden basit bir alet, bir el matkabı çıkartıp çalışmaya başlıyor.

 

Çocuk merakım, adım adım yaklaştırıyor beni bu esrarengiz adama.

 

Asker usulü kısacık bir saç tıraşı var. Günlük sakal tıraşını olmuş, pos bıyıkları özenle kırpılıp düzeltilmiş. Bakımlı ve yakışıklı bir yiğit! Yaşlı ama dipdiri.

 

Ensesi, hiç görmediğim kadar kırışıklara boğulmuş. Belli ki ömrü yakıcı güneş altında geçmiş.

 

Önce rakı şişesinin altına o basit matkabı ile birçok delik deliyor. (Nice sonraları öğrendim, saksı sulamak için sifon olarak kullanılırmış bu dibi delikli şişe!)

 

Sonra kırık çini tabağın iki parçasını birbirine perçinlemeye başlıyor.

 

İlerleyen günle beraber ortalık serinlemiş; bense adamın tepesine dikilmiş, yapıp ettiğini seyrederken farkında olmadan burnumu çekermişim sürekli.

 

Birdenbire o gür sesi bir top gibi patlıyor, gür ama sakin: “Çocuk, evine git, burnunu silsinler!”

 

Utanç içinde eve doğru yöneliyorum, sesi arkamdan yetişiyor. Yine gür ama bu kez şefkat dolu: “Sırtına bir ceket versinler, yine gel. İşim uzun, seyredersin.”

 

Dönemedim, utandım. Onu son görüşüm oldu bu.

 

Bugünkü aklımla çok iyi bilmekteyim, en azından yakıştırmam o ki:

 

Bu yiğit, onca aradan sonra ne bulacağını bilemediğinden evine dönmeyi gözüne kestirememiş o kayıp kahramanlardandı.

 

Hayatımızı, vatanımızı, istiklâlimizi borçlu olduğumuz…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu HTML etiket ve tanımlayıcılarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>