«

»

Oca 08

Hangi İktisat – 1

17909509_10212220205604366_224787284_nYetinmek; bilindiği üzere memnuniyet, hoşnutluk, kanmak ve inanmak gibi birçok anlamda kullanılsa da Türkçenin yaşayan bu evresinde zihnimizde uyandırdığı ilk çağrışım, sonradan Türkçeleştirdiğimiz kanaat kelimesiyle eşanlamlıdır. Kanaat kelimesi günümüzde hem yetinmek hem de düşüncede yetkinlik anlamında kullanılmaktadır. Yeti, yetmek, yeterlilik, yetki, yetişmek ve yetirmek gibi birçok kelime yetinmek kelimesi aynı kökten beslenmektedir.

Modern iktisat; kaynakların sınırlı, insan ihtiyaçlarının ise sınırsız olduğu dogmasını kabul eder ve böylelikle  “medeni” bir varlık olarak insanı doyumsuz hırs ve arzuların merkezine oturtur. Kaynakların sınırlı olmasının göreceli olduğunu düşünerek tevil edilebilir yanlarıyla kısmen kabul edilebilir bulsak da insan ihtiyaçlarının sözde sonsuzluğuna yapılan iktisadi atfın, kadim değerlerimizle köklü bir çelişki içerdiğini görmekten kendimiz alamıyoruz.

Şüphesiz iktisat bilimine getirilen bu tarifi besleyen, başta sosyoloji olmak üzere, birçok bilim dalını ve bilimsel verileri inkâr edecek değiliz fakat Batı’nın maddeci bilim anlayışının ahlaki sorunları olduğunu da görmezden gelemeyiz. Modern pozitif bilim anlayışı, maddeyi varlığın bütünlüğünden bağımsız olarak ele alır. Asıl sıkıntı da bu parçalı tutuma gizlenmiş ontolojik konumlanıştan kaynaklanmaktadır. Her ne kadar kuantum fiziğindeki gelişmeler, bilim adamlarının maddeye bakışlarını dönüştürme eğilimini güçlendirmeye başlasa da henüz köklü bir sorgulamanın uzağında görünüyor.

İktisat biliminin yazımızın konusu olan temel tanımını, imkân dâhilinde ahlaki bir eleştiriye tabi tutmaya çalışacağız.

Günümüzde hâkim olan yegâne iktisadi tanım, genel olarak kaynakların tükeneceğini öngörerek bu kaynaklardan beslenen insanı doğal olarak tüketici diye adlandırmaktadır. Bu anlayışa göre her ne kadar insan üretici olarak da anılsa bile son tahlilde sınır tanımayan bir tüketicidir ve tatmin edilmesi mümkün görünmemektedir. Kapitalist ahlak (eğer varsa) bütün dinamizmini varsaydığı bu iştihaya borçludur.

Tuhaf olan şudur ki sözünü ettiğimiz bu iktisadi tanımı, birbirinin alternatifi olarak parlatılan kapitalist, sosyalist, keynesyen,  A.Smith’in klasik iktisadi görüşü ve diğer iktisat varyantları da dâhil koşulsuz kabul etmektedirler. Temel alınan bu anlayış, bilimsel bir veri olarak görülmekte ve kendi içinde tutarlı olduğu varsayılmaktadır. Dolayısıyla bir sosyal bilim olan iktisadın bütün temel kavramları, bu tanımın içini dolduran “bilimsel” verilerle hayatiyetini devam ettirmeye çalışmaktadır.

Kadim değerlerimizle kaçınılmaz olarak çatışan yönleriyle günümüz iktisat anlayışının inanç-anlam dünyasının insicamını bozan başat etkenlerden olduğunu düşünmekteyim.

Ekonomik emperyalizmin hâkimiyeti, beraberinde doğal olarak kültürel kuşatmayı da getirmektedir. Özgün değerleri temel almayan ekonomik hayat, gerek siyaseti gerek kültürü olumsuz olarak bükmekte,  gündelik hayatın her alanı doyumsuz insan modelini kutsayan bir “modanın” tahakkümüne esir olmaktadır. Süreç acımasızca dayatılırken milli bünye, sahte mutluluk sanrılarına maruz kalmaktadır. Bu sahte mutluluğun devamı için hoyratça tüketilen her nesnenin yerini anlık olarak daha yenisi almakta, o bitmeden bir başka obje tüketilmektedir. İnsan bedeni ve ruhu dâhil her şey nesne olarak görülmekte; bütün lezzetler dokunarak, içilerek ve diğer fiziki temaslarla tadılabilmektedir. Bunun başka türlü olmayacağının düşünülmesi için kişisel gelişim rehberleri ve benzeri sözde kültürel kanıtlar geliştirilerek bilinçaltı dizayn edilmektedir.  Reklamlar, mutluluğu her türden tutkunun anlık tatmini olarak tarif ederken o duygu yeni bir çikolata ambalajının içinde yenmeyi beklemektedir. Çikolatanın tükenmesiyle eşzamanlı olarak mutluluk da tükenmekte ve sınırsız ihtiyaç teorisi, bitmeyen tatminsizlik olarak “doğruluğunu” kanıtlamaktadır.

Her geçen gün daha yozlaşan tüketici tanımının sıkıntılarını biraz daha açmakta fayda var sanırım. Dr. Sait Başer’in Kutadgu Bilig’de Kut ve Töre kitabında ayrıntılı bir şekilde anlattığı Yusuf Has Hacip’in Yalnguk tanımına getirilen açıklama ile günümüz tüketicisinden beklenen performans neredeyse aynı irtifada seyretmektedir.

Bakalım:

Usayuk bu yalnguk idi suk közi,

 Kalı torka kirmez bu yalnguk özi.

“Yalnguk gafildir ve çok açgözlüdür; böyle olan yalnguk nasıl tuzağa düşmez” derken başka bir vesileyle:

Usayuk bu yalnguk bilir ölgüsin

Özindin kitermez usallık usın.

“Bu yalnguk gafildir, ölümü bildiği halde gaflet uykusundan kurtulamaz” demektedir. Biz bunlardan Yalnguk düzeyindeki insanın ayırt edici özelliğinin gaflet olduğunu anlamaktayız.

Dr Sait Başer başka bir yerde  https://saitbaser.com/2014/02/23/tore-3/  Yalnguk Us’unu  ‘ günlük hayâtı devam ettiren, basit meselelerde iyi- kötü ayrımını yapabilen basit akıl’ olarak izah etmektedir.

Görülüyor ki çağdaş ekonomik sistemlerin tüketiciye olan yaklaşımı yalngukun bile gerisine düşmüştür. Özellikle kapitalist ekonomik sistemin tüketiciyi indirgediği seviyenin temelinde iktisada getirilen ‘sınırsız ihtiyaçlar’ tanımını yatmaktadır. İhtiyaçlarının sonsuz olması tarifini Yalngukun “kişi” olabilmesinin önüne konulmuş en büyük bariyerlerden biri olarak görebiliriz.

 

Kıtlığı temel sorun olarak ele alan Batı iktisat anlayışı, işin başından itibaren köpeklerin yemeğe bakış ahlakını benimsemiş görünmektedir. Sofra ne kadar büyük olursa olsun yemek her an biteceği için yine aç kalmak korkusu tüylerini diken diken eder, hırlaşmak kaçınılmaz olduğu gibi paylaşmak onur kırıcıdır. Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya vererek varlık alanını ikiye ayıran bu yaklaşım beşerin sınırlı bir arazide kıt kaynaklarla yaşamak zorunda olduğunu zımnen kabul eder. “Aydınlanma”yla beraber öldürülen “tanrı” yerini bilimlere bırakmıştır. Buna rağmen Titanlardan kalma bilinçaltı piyasa tanrısı gibi elverişli bir icatla sömürü düzenine en iyi kılıfı giydirmiştir. Kuantumla birlikte tıpkı makro kozmos gibi mikro kozmosun da sonsuz birlikçi görünümü dahi bu devasız yanılsamalarının çözülmesine şimdilik yetememiştir.

Yaşadığımız bu vahşi süreç, kendi sonuna kendi tanımıyla koşar adım gitmektedir. Bu kadar yabaniliğin varacağı yer, ister istemez bir uçurumun dibi olacaktır. Fakat mesele o dur ki milletimiz insanlıkla beraber yaşamak durumunda kaldığı bu kazayı en az kayıpla nasıl atlatır? Bu soruya vereceğimiz cevabın niteliği, geleceğimizi her yönüyle şekillendirecektir.

Milli değerlerimizi tanımlamakta kullandığımız kadim kavramlar, yeni anlamlarla kuvvetlendirilmeden bize ait bir iktisadi görüşe ulaşmamız mümkün değildir. Dolayısıyla siyasi, askeri, iktisadi ve kültürel hayatımızda özgün ekonomi anlayışımızla beslenmedikçe yozlaşmanın önüne geçilemeyecektir.

Bu aşamada “şükür” ve “kanaat” kavramları, yeni bir iktisat tanımı geliştirmek için temel kalkış noktası olarak bize ışık tutabilir düşüncesindeyim.

Şükür ve kanaat üzerine biraz daha derin ve kapsamlı bir okuma ve araştırmaya her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu HTML etiket ve tanımlayıcılarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>