«

»

Oca 29

Akl-ı Selim ve Tarih

27400036_1996890600632809_101707294_nMoğol istilâsının önü sıra kaçan Türkler, aşiretler halinde Batı’ya doğru akarken kendileri ve beraberlerinde getirdikleri sürüleri için uygun bölgeler buldukça konaklamakta ve yerleşme çabalarına girmekteydiler.

 

İran, Kafkasya, Irak ve Anadolu bu akıntı ile hızla Türkleşmekte idi.

 

Yerleştikleri bölgelerde gelenek ve örflerine uygun olarak kendi yönetimlerini kurmaları ve geliştirmeleri kolay oldu.

 

Beylikler halinde yerleştikleri bölgelerde kendi yaşama standartlarını kurar ve geliştirirlerken yerli ahali ile ilişkilerini de iyi komşuluk esaslarına uygun olarak oluşturmaları dikkat çekicidir.

 

İslam ile tanışmadan önce Anadolu’ya gelenler için eski inançlarının yerine Hıristiyan inancını koymaları zor olmadı. Bu Hıristiyan Türkler özellikle “Anadolulu Rumlar” adıyla bilinerek Orta Anadolu’nun doğu bölgelerinde, Kurtuluş Savaşı sonrasındaki “Mübadele” faciasına kadar yaşadılar. Mübadele denen değiş-tokuş, “Müslim” ve “Gayrimüslim” esasına göre yapıldığından kimse onların “Aman etmeyin, biz sandığınız, bildiğiniz gibi değiliz!” feryatlarına bakmadı. Ağlaya ağlaya gittiler…

 

Alparslan’ın 1071 yılında açtığı kapıdan gelenler beraberlerinde İslâm dinini de getirmekteydiler. Geldiklerinde yerleşecekleri yerler sanki önceden belirlenmiş gibiydi, desek pek de yalan olmaz hani!

 

“Abdalân-ı Rum, Baciyân-ı Rum, Ahiyân-ı Rum” üçlemesinin öncüleri olan abdalân takımı, Geyikli Babalar, Somuncu Babalar, Kumral Dedeler… bir bakıma öncü göreviyle gelerek iki yanlı ön hazırlık yaptılar. İki yanlı demem şundan ki bu öncüler, tek başına gelip yerleştikleri yörenin yerli ahalisi ile iyi ilişkiler kurarak ortamı hazırlamalarının yanı sıra arkadan geleceklerin mola verdiklerinde yunup temizlenecekleri bir hamam ve namaza duracakları bir mescid (hiç olmazsa bir namazgâh) bulmalarını da sağlamaktaydı.

 

Yukarıda yaptığımız gibi “abdalân, baciyân, ahiyân” deyip geçivereceğimiz kadar basit değildir bu kavramlar. Türk ve Müslüman Anadolu’nun üç temel taşıdır. Başka bir yazımızda her birini teker teker ele almağa değecek derecede önem taşır.

 

Şu nedenle önem taşır ki bu üç temel taşı olmasaydı eğer ne Osmanoğulları yeryüzünün en tutarlı imparatorluğunu kurabilirler ne de Koca Sinan Süleymaniyeleri ve Selimiyeleri gök kubbe altına dikebilirdi.

 

Şair demiş ya hani;

 

“Cihangirane bir devlet çıkarttık bir aşiretten.”

 

Bir Somuncu Baba’nın Uludağ yamaçlarına yapıverdiği bir namazgâh, Koca Sinan’a Selimiye’yi yaptıracak bir örnek olmuş, Avrupa’nın orta yerindeki Budin’de, Ebussut Efendinin imamlığında kılınan Gül Baba’nın cenaze namazında Kanunî Sultan Süleyman’a saf tutturmuştur.

 

Muhteşem ve mütevazı kavramlarının nasıl aynı anda ve bir noktada buluşabildiğini, göz kamaştırıcı ile sade arasında nasıl yalnızca bir tek kapının ayırıcı hatta uyarıcı olarak kullanıldığını görmek isterseniz Selimiye Camii’ne gidin, derim size.

 

Ustalık eserim, dediği o eserin her noktasını oya gibi işleyen, nakış nakış süsleyen deha; aynı kubbenin altındaki bir köşeciğe yerleştirdiği bir küçük odayı neden hiç ama hiç süslemeden çıplak duvarlarla bırakmış, açtığı pencerelerin mezarlığa bakmasını sağlamış; yetmemiş, adını da “tefekkür-ü mevt odası” yani “ölümü düşünme odası” olarak koymuş sonra da devrin padişahına dönüp; “Bu odayı da sizin için hazırladık.” diyebilmiştir?

 

***

 

Çevresini, dünyasını, giderek kendisini tanıma çabasında olan bir kişiye, bir topluma yapılabilecek en büyük kötülük, tarihi tek gözle okumasını sağlamaktır.

 

Tarih bilimi bence “Kim, ne zaman, nerede, ne yaptı?” değildir, “Neden ve nasıl yaptı?”lar da sorgulanmalıdır, o yapılanın nelere yol açtığı da. “Yapılanın” nedenini bilirsek doğru “sonuca” ulaşabilme şansımız artar.

 

Unutmamak gerekir ki tarih, insanların yapıp ettikleridir. İnsanın insandan etkilenmesi ve kendince çözüm yolları aramasıdır. Bu çözümleri uygularken başka insanların nasıl etkilendikleridir. Görüldüğü gibi etkilenmeler, zincirleme olarak birbirini kovaladığında çıkan sonuçlar farklı düşüncelere sahip kişilerce doğal olarak farklı yorumlanmaktadır.

 

İşin burasında Mehmet Akif rahmetliyi anmadan geçmek olmaz;

 

“Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar

Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi”

 

***

 

Eski bir deyim var; son zamanlarda pek moda oldu, sıkça kullanılıyor ama çoğunlukla yanlış kullanılıyor: “Akl-ı selim”

 

Akl-ı selim olunmaz, akl-ı selim sahibi olunur.  Öncelikle ne demek bu akl-ı selim sahibi olmak? Ayıp ve kusuru olmayan, sağlam, doğru, dürüst, zararsız bir akıl sahibi olmak demek.

 

Akl-ı selim sahibi insan, Fatih Sultan Mehmed ya da Kanunî Sultan Süleyman devirlerinde sadece ihtişam ya da sadece sefahat görmez. Türklerin İpek ve Baharat Yollarını ele geçirdiğini görür. Bu yolu kaybeden Avrupa’nın, Çin ve Hind’e ulaşmak için yeni bir ticaret yolu aradığını görür. Batıya giderek Hindistan’a ulaşmak için gemisiyle ulaştığı toprağın yeni bir keşif olduğunu anlamadığını görür.

 

Akl-ı selim sahibi bir kimse, Müslüman Türklerin sahip olduğu ve bilim gücüne dayalı felsefe, tıp, teknoloji ve sanattaki üstünlüğünden etkilenen Batı’nın derlenip toparlanmak ve arada oluşan farkı kapatmak amacıyla “yeniden doğuş” demek olan “Reneissance/Rönesans” yoluna girdiğini ve bu yolda gerçekten başarılı olduğunu görür. Bizim ise bu sırada gücümüze güvenerek oturup zevk ve eğlenceye daldığımızı, geçen süre içinde Batı’nın bizi çoktan geçip gittiğini bile fark edemediğimizi görür.

 

Akl-ı selim bize kılıç zoruyla ve yağma-çapul için Avrupa içine dalmanın sadece bize has olmadığını, o devirde Avrupa’nın da aynı kılıç zorunu yeni bulduğu kıtada kullandığını; aradaki fark olarak da biz gittiğimiz yerin yerlisi ile kaynaşırken Avrupalının soykırım yaptığını anlatır.

 

Akl-ı selim bize dört yüz yıldan fazla zaman hükmettiğimiz yerlerden çıkıp döndükten sonra arkamıza baktığımızda yerli halkın dinini ve örfünü aynen koruduğunu, buna karşılık Yeni Kıta’da Maya ve İnka uygarlıklarından, Kızılderili doğallığından bırakın eseri, neredeyse fert bile kalmadığı gerçeğini gösterir.

 

Akl-ı selim bize din uğruna savaşmanın ve mezhep kavgalarının bizim icadımız olmadığını, yüzyıllarca süren Haçlı Seferleri’nde sadece karşı dine sahip olanların değil, aynı din sahiplerinin de kıyıma uğradığını gösterir. Avrupa içinde mezhep çatışmalarının yüzyıllar sürdüğünü, bir tek gecede yüz binlerin öldürüldüğü San Bartelmi katliamlarının olabildiğini gösterir.

 

Akl-ı selim bize bu din ve mezhep çatışmalarının salt din uğruna değil, aslında düpedüz iktidar uğruna yapıldığını gösterir.

 

Akl-ı selim dediğimiz, insanoğlunun kendi için kabul etmediğini başkasına uygulamaması gerektiğini emreder.

 

Akl-ı selim dediğimiz, karşımızdakini özeleştiriye davet ederken kendimizi bu sorumluluktan bağımsız tutamayacağımızı öğretir.

 

Akl-ı selim, herhangi bir dönemde ülkemizin kaderini ellerinde tutanlar hakkında konuşurken tek gözle bakmamak gerektiğini söyler. Resmin tümüne aynı titizlikle bakmak gerektiğini söyler. Söz konusu kişilerin sonuçta insan olduklarını, sevapları ve günahlarıyla birlikte değerlendirilmeleri gerektiğini söyler.

 

Osmanlı Devleti’nin bir İslâm devleti olduğunu ama bir şeriat devleti olmadığını söylerken Türkiye Cumhuriyeti’nin de laik bir devlet olduğunu ama asla dinsiz bir devlet olmadığını söyler.

 

İttihat ve Terakki iktidarını elinde tutanların vatan sevgilerinden şüphe edilmemesini söylerken tecrübesizlik, kişisel hırs ve başlarından büyük işlere kalkmaları yüzünden Osmanlı Devleti’nin sonunu getirdiklerini de söyler. Ama şunu da ekler ki Osmanlı zaten ömrünün son günlerini yaşamaktaydı, onların yerinde kim olsa sonuç değişmeyecekti. Birinci Dünya Savaşı’nın çıkış nedeni, Osmanlı’nın mirasının paylaşılması idi.

 

Akl-ı selimin tüm bu tartılarını alt alta koyup topladığımızda görmemiz gereken; tüm bu adı geçenlerin bizim değerlerimiz olduğunu kabullenmemiz, sevapları ve günahları ile aynı mihenk taşında değerlendirmemiz gerektiğidir. Bilerek yapılan saptırmaların zararlarını da bizden başkasının çekmeyeceği gerçeği de yine bir akl-ı selim gerçeğidir.

 

***

 

Çapkınlığıyla tanınan ve sarayda müzik dersi verdiği cariyelerle iki kere aşk macerasına girişen, her defasında sevdiğiyle nikâh edilerek saraydan uzaklaştırılmalarıyla şöhret sahibi olan bestekâr Hacı Arif Bey, yine bir yaramazlıkla saraydan ayrılmak zorunda bırakıldığında zamanın İran hükümdarı Nasırüddin Şah, İran’ın en büyük nişanı olan “Şîr-i Hurşid” nişanını gönderip kendisini İran’a davet eder. Bunu duyan Sultan İkinci Abdülhamid, Hacı Arif Bey’i nişan derecesini ve maaşını yükselterek tekrardan saraya alır. Burada Sultan’ın amacı, “devlet onuru”nu korumaktır. Aklı selim sahibi olmanın da kanıtı.

 

Bu affı kaçırmak istemeyen ve artık yaşlanmış olan Hacı Arif Bey, sevinerek saraydaki musiki hocalığına döner. Bir süre sonra sarayda rahatsızlanır. Yine sarayda Batı müziği bölümünde çalışmakta olan oğlu Cemil Bey’i babasının yanına yetiştirirler. Hacı Arif Bey, oğlunun kollarında iken; “Beni kıbleye çevirin.” der ve kelime-i şahadet getirerek ruhunu teslim eder.

 

Son günlerinde görme kabiliyetini de kaybetmeye başlayan bu büyük bestekârın en son bestelediği şarkı, bakın bu durumunu ve duygularını nasıl anlatmaktadır:

 

Gurub etti güneş dünya karardı

Gül-i bağ-ı emel soldu sarardı

Felek de böyle matemler arardı

Gül-i bağ-ı emel soldu sarardı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu HTML etiket ve tanımlayıcılarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>