Hâmuşân

Adem KurumDemini alan çay, bekleyen hüzünlere damla damla düşerken çıkardığı sesin melodisiyle her gün mecbur tutularak aldığı nefesin birbirlerini kovalama telaşını yaşamak tek hayat kaynağıdır.  Aşırı duygusal yapısı, ağlamaya meyilli his denge durum onu hep zor durumda bıraktı. İlkokulda arkadaşı dayak yerken o ağlardı. Sünnet olan teyze çocuğu gülerken o izlerken ağladı. Belgesel izlerken aslana yem olan ceylanı izlerken; “Gücün ona mı yetiyor şerefsiz!’’ diye hep mırıldandı. Hiçbir karıncayı bile bile ezmedi, evine sivrisinek ilacı almadı, farelerle iç içe yaşadı; ne bir fareye ne bir başka canlıya tuzak kurdu. Vapur sefalarını hep aç bitirdi; ne kadar simit aldıysa o kadar istedi martılar, o da verdi.  Acıklı filmleri hep es geçti, televizyondan haber kanallarını çıkardı. Mahalleliye aldırdığı DVD oynatıcı, onun için kurtarıcı oldu. Birkaç Kemal Sunal filmiyle yalnız yaşamı sona erene dek idare etmeyi bildi. İyi oldu, iyilik beklerken deli oldu farkına varmadan.

Üç kapı vardı. Evine girerken üç ayrı demir kapı, farklı farklı kapılar ama anahtarların hepsi aynı. İlk kapının anahtarını sağ cebinde, ikinci anahtarı gömleğinin cebinde, üçüncü anahtarı ise pantolonunun sol cebinde taşır. Kapıları zorlamadan önce telkin niyetine zile uzun uzun basar, bir ümit bekler beklenmedik bir olayı. İlk kapının önüne geldiğinde zile basar, kuş melodisine gelebilecek “Kim o?” sesini duyma hayaliyle bekler. İkinci kapıda da aynı kuşun onu getirmesini umar. Üçte de aynı ümit… Bu döngü her gün devam eder. Üç yıldır bu şekilde süregiden düzeni, onun için ne ifade eder? Kimse anlam veremez; sadece takip ederler perde arkalarından, köşe başlarından.

Bahçesindeki taşlara sert bir şekilde basa basa geçti. Her bastığında sağa sola dağılan su birikintileri kedileri rahatsız etse de, mahalleye olan uyumdan mıdır bilinmez, ama kaçmadan izlediler “Nereye gidiyor bu adam?” der gibi.

Evine girdi. Tozlu raflar arasından sarı çay paketini seçebildi. Uzandı yavaş yavaş hissettirmeden çaya,  çayı ürkütmeden. İşini sessiz sedasız halletmek istiyordu. “Gel bakalım, sen de benim gibi iyice paslanmışsın emektar.” dedi demliğe. Daha sonra yeni keşfi olan SSÇD (Soğuk Suda Çay Demleme) yöntemiyle çayını yavaş yavaş demlerken onun da eli fotoğraflarda gezdikçe zihninde o anı oynatıyordu. Geçmişe gidiyor, hatırlıyor, hatırlama aşamasını da bir şekilde atlatıp o anı yeniden yaşıyordu. Bu evre ertesi güne kadar devam ediyor, uzun süre o anda kalıp nasıl yaptığı meçhul bir şekilde bugünü yaşıyordu.  Hastanede de şaşırmıştı doktor. Acele bir şekilde kaldırmıştı mahalleli. Hiçbir şeyden haberi yok gibi davrandığı için akıl sağlığından endişe etmişlerdi. Bir tanım koyulmaması onu mahallede “Delirdi zavallı.” cümlesinden bir türlü koparamadı. Deli mi, dedi fısıltıları duydukça sağına soluna baka baka; “Kimmiş? Yazııııııık!” diye iç geçirdi bir süre.

 

 

Dünü bugünde yaşamak kolay değildi. Hele hele onun için hiç değildi.  Adapte olamadı bir türlü bu hayata.  Örneğin nüfus sayımında “Bir kişi yaşıyor.” diye sesli bir şekilde kayda geçen memura; “Eksik sayıyorsunuz ulan!” diyerek çıkışmıştı. Buna benzer bir olay da o gün oldu. Kimlik almak için gittiği nüfus müdürlüğünde memure hanım, gözlüğünün üstünden baktı ve isim soy isim sorularından sonra, dulsunuz değil mi, diye sordu. Sorduğuna da pişman olmak için çok beklemedi. Ani bir bağırma sesi ortalığı velveleye verdi:

–           Sensiiiin laaaan dul!

 

İki tarafından koluna giren güvenlik görevlileri, sallaya sallaya dışarı çıkardılar. Eve doğru yola çıktı. Yaklaşınca köşede karşılayan “Ailenizin Marketi” tabelası onda kısa bir aydınlanma ortaya çıkardıktan sonra bakkaldan bozma markete girdi. Her zamanki gibi eli telefona gitti. Arıyormuş gibi yaparak telefon ile konuşmaya başladı. Kurnaz market sahibi hemen kafasını uzatarak kasadan “Abi, her zamanki gibi yenge ‘Sepeti doldur.’ diyor, değil mi?” diye seslenmesine “Aynen!” diye cevap vermek, mecburi bir çıkış oluyordu.

 

 

Birkaç yıldır işe gitmiyor, gidiyormuş gibi yapıyordu. Evden işe gibi çıkıyor, akşama kadar dolanıyor, iş zamanı minibüse bindiği yerden yaklaşık olarak aynı saatte minibüse biniyor. Minibüsün kalkmasını bekleyemeyen heyecanlı bir insan rolüne girip “Hadi kaptan, evde bekleyenimiz var!” diyerek ortamı geriyordu. İşe gitme, işten gelme oyunlarının birinde sokak kazılarına denk gelmesi nedeniyle erken indi minibüsten. Hava da kararmadığından yürümek istedi. Kararmadan gittiğinde sanki işe gitmemiş gibi hissediyordu. Bütün gözleri üzerinde hissetme duygusunu da pek sevememişti. Salına salına yürürken yolun kenarında genelde yerden kaldırmadığı başını çarptığı direk ve sonrasında gördükleri, zihnini alabora etmişti. Tam karşısında yeşil bir araç, ön tarafta sürekli gözyaşlarını silen iki kişi, yanlarında da beyaz sarıklı bir hoca… Arka tarafta gördüğü ise bir tabut ve tıpkı o gün gibi tabutun üstüne örtülmüş örgülü bir başörtü… Zihnindeki aniden bir yangın alev aldı. Aracın arkasından mezarlığa girdi. Yeşil arabayı takip etti. Yakın zamana götürdü onu yeşil araba. Bekledi. Hatırladı. Yavaş yavaş… Bembeyaz kefeni ellerde görünce, kürekleri kefenin üstünde sallanmaya başladığını görünce derhal ayrıldı oradan… Bayırdan yukarı doğru yürüdü, yanından geçen mezarlık müdavimlerinden sigara otlandı. Sigarayı aldı, ateşiyle birlikte adımlarını küçülttü. Sadece yürüyordu. Yağmur çiseledikçe o daha da yavaşlıyor, unuttuğu bir yeri arıyor gibi bakınıyordu. Budanmış bir ağacın dibine gitti. Mezarlığa çöktü. Sigarayı karınca yuvasının üstünde söndürdüğünü fark ettiğinde diğer acısının daha da sızlattığını fark etti. Çöktüğü yerden kalkmadı. Sadece ağladı. Bağıra bağıra yüzüne sürdü toprağını. Ceketini çıkartıp soğuğu engellemek istediyse de toprağın havadan daha soğuk olduğunu hissetti.

 

 

O günden sonra fotoğrafları ne zamandır görüşmediği anne ve babasına bıraktı. “Unutmamak için yaşamak, unutmak için yaşamaktan daha onurludur.” dedi. Mezarlık, ev ve yeni işi arasında hayatını devam ettirdi.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.