«

»

Kas 20

Cumhuriyetin Dini Temelleri 2

Altay Ünaltay

“… şüphesiz ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim…”
Kuran, Bakara: 30 (2/30)

“… Onların işleri, aralarında şura iledir.”
Kuran, Şura: 38 (42/38)
TEOKRASİ, LAİKLİK VE DEMOKRASİ

Laisizm kavramı, Rönesans ve Reform sonrası Batı’da ortaya çıkan bir kavramdır. “Laik” kelimesinin lugatte anlamı “din adamı olmayan, halk, avam” olup; laiklik, yönetimin halkın elinde olması, din adamlarının yönetime karışmaması anlamına gelir; din adamlarının yönetim makamında olduğu düzenin adı “teokrasi”dir. Laisizm ve teokrasi kelimelerini daha iyi kavramak için Batı din-devlet ilişkileri tarihine kısaca girmek gerekiyor.

Hıristiyanlık günümüzden 2000 yıl önce Peygamberi Hz. İsa’nın etrafında toplanmış küçük ve çok dindar bir cemaat olarak kuruldu. Hıristiyan inançlarına göre çarmıhta can veren Hz. İsa, bu haksızlığa rağmen cemaatine sabır ile Tanrı’nın emirlerine karşı olmadıkça imparatorun emirlerine uymalarını telkin ve bir gün insanların arasına geri döneceğini vaad etti.

Hıristiyanlar iklimlere hükmeden dev Roma İmparatorluğu karşısında zayıf ve savunmasız idiler; dahası imparatorluk tanrılarına tapmayı reddettiklerinden hain olarak görülüyorlardı. Ancak yüksek iman güçleri ile acı ve zulme sabrettiler ve 300 yıl sonra Hıristiyanlık Roma’nın resmi dini oldu. Böylece Hıristiyanlık ilk aşamasını tamamladı.

Daha sonra Roma Devleti Batı ve Doğu olmak üzere ikiye bölündü. Doğu Roma Hıristiyanları zamanla kendilerine Ortodoks adını verdiler ve tarihleri boyunca Hıristiyan devleti yücelttiler. Aynısını Batı Hıristiyanları da yapmak istediler, ancak Batı Roma’da işler umulduğu gibi gitmedi.

476 yılında muzaffer Germen kralı Odovakar’ın Roma şehrini fethi ile Batı Roma yıkıldı. Evrensel Roma’nın yerini küçük krallıklar aldı. Böylece Hıristiyanlık ikinci aşamasını tamamladı.

Avrupa’da Roma yıkıldıktan sonra yaşanan fetret ve kargaşa döneminde Hıristiyan Katolik Kilisesi bağımsız bir evrensel kuruma dönüştü ve siyasi kargaşanın cemaati dağıtmasını önledi.

6 Ocak 754’te, bütün Hıristiyanları birleştirmek ve İsa’nın adını duyulmadığı bölgelere götürmek konusunda büyük ümitler vaadeden, Genç Frank Devleti’nin kralı Pippin ile Papa 2. Stephanus buluştu. Papa kralın makamını takdis etti ve kilisenin himayesine aldı. Bununla “Katolik” Hıristiyanlık üçüncü aşamasını tamamladı.

Kilise bundan sonra hakimiyetini daha da artırdı ve “Papalık Emperyalizmi” doktrinini uygulamaya koyuldu. Buna göre bütün dünyevi yetki din adamlarının gözetimi ve kilisenin izni ile krallar tarafından kullanılacaktı. Ancak en yüksek makam devlet değil, Roma Katolik Kilisesi idi ve Papa İsa adına bütün dünyevi iktidarlar üzerinde bir nezaretçi ve doğrultucu oluyordu. Böylece Batı’da teokratik dönem başladı.

14. y.y. başlarında Fransa Krallığı Papalık Emperyalizmi doktrinine karşı çıktı ve Fransa’yı idare eden makamın sahibinin kral olduğunu ilan etti. Fransa Kralı Güzel Philip’in avukatları bu iddiayı şöyle formüle ettiler: “Rex in regno suo est imperator regni sui” (Latince ifadenin anlamı: İmparator nasıl hüküm sürüyorsa kral öyle hüküm sürer). Papalık Emperyalizmi sarsılmaya başladı ve Katolik Hıristiyanlık dördüncü aşamasını tamamlayarak beşinci aşamaya girdi. Batı dünyası bugün bu beşinci aşamayı yaşamaktadır.

Özetlersek, Batı Hıristiyanlığı için beş aşamalık bir şema soyutluyoruz:
1)Kuruluş ve cemaat
2)Devletleşme
3)Fetret ve kurumsal bağımsızlaşma
4)Teokrasi
5)Teokrasi sonrası ve devletin “özgürleşmesi”

Osmanlı düzeninde kurumlaşmış din, devletin bir şubesi olduğundan ve Avrupa tarihinde gördüğümüz gibi bağımsızlığa sahip olmadığından, bu topraklarda ne bir teokrasi dönemi yaşanmış, ne de ona karşıt laik arayışlar gelişmiştir. “Laiklik” kelimesi çok sonraları Batı’dan alınarak siyasi edebiyatımıza girmiştir.

Kısaca “dinin devlet işlerine karışmaması” olarak tarif edilen laiklik, bu bulanık tarif nedeni ile Türkiye’de sık sık “kanun külliyatı ve yönetimde Müslümanlıktan hiçbir koku ya da lezzet bulunmaması” gibi algılanmıştır. Oysa bağımsız kilise kurumlarına sahip Batı ülkelerinde bu tarifin ne anlama geldiği çok açıktır: Kilisenin devlet işlerine karışmaması. Bu anlamda laiklik “dini kurumların devlet kurumuna müdahale etmemesi” olarak anlaşılır. Bu anlamda tariflerimizi açarsak:

Teokrasi, yetkiyi Tanrı’dan aldığını iddia eden bir kişi ya da zümrenin, devletin yasama, yürütme, yargı güçlerinden biri ya da birkaçına bu yetki ile el koymasıdır. Halkın buna açıkça rıza göstermesi ya da göstermemesi birşeyi değiştirmez.

Laiklik, yetkiyi halktan (“laiklerden”, Batı dillerinde: laicos, laymen) aldığını iddia eden bir kişi ya da zümrenin, bunun delilini de göstererek (örn. seçim mazbatası) devletin yasama, yürütme ve yargı güçlerini oluşturması ve çalıştırmasıdır. Bu durumda halkın rızası şarttır. Bu olguyu bugün daha iyi ifade eden bir kavram daha vardır: Demokrasi.

“Dinin devlet işine karışmaması” ise teorik bir iddia olup pratikte mümkün değildir. “Dinin devlet işlerine karışmasını yasaklamak” ile “yarın yağmurun yağmasını yasaklamak” arasında hükmün işlerliği açısından bir fark yoktur; şöyle ki:

Demokratik bir ülkede yasama yetkisini elinde bulunduran halk ya da onun yetki verdiği zümre, o ülkenin örfüne ve o örfün telkin ettiği “doğru-yanlış” kategorilerine göre yasa yaparlar. Bu bütün demokratik dünya ülkelerinde böyle olup; en tabii, normal ve hukuki bir durumdur. Yasa yapıcılarının referans aldıkları örf ise ister istemez o ülkenin dini inancından etkilenir; bu halin de başka türlüsü düşünülemez. O halde, ister yasaklansın, ister serbest bırakılsın “din devlet işlerine karışmış olur”. İnsan zihni birbirinden bağımsız ve soyutlanmış bölmelerden oluşmaz. Dolayısıyla yasama makamındaki bir insan, zihninde bir bölmede dini “doğrularını” saklayıp bir başka bölmede de “başka doğruları” dikkate alarak ve ikisini birbirine karıştırmayarak yasa yapamaz; bu insan gücünün fevkinde bir şeydir. Asıl mesele dinin devlet işlerine “teokratik” bir usul ile mi, yoksa “demokratik” bir usul ile mi karıştığını tesbit, teokratik usulü men ve demokratik usulü teşviktir.

İlk bakışta çelişki görünse de, teokratik bir düzende, yasama yetkisini elinde bulunduran zümre, örneğin aksi halin evlilik içinde fitneye neden olduğunu gerekçe göstererek içtihad edip, kadınlara boşanma hakkı verebilir. Ancak yasal prosedür teokratiktir; yasa bir “dini içtihad” dolayısıyla “dini hüküm” özelliği taşır; düzenin teokratik özelliği değişmez.

Yine çelişki görünse de, demokratik laik bir düzende, yasama yetkisini elinde bulunduran zümre, milletten aldıkları yetkiye dayanarak, örneğin içki içmenin ve ticaretinin yasaklanmasını yasa hükmü haline getirebilir. Yasal prosedür demokratik ve laiktir; yasa laik bir yasa olur. Nitekim ABD yüzyıl başında böyle bir yasak çıkarmış ve bu yasağı anayasa maddesi haline getirmiştir (Amendments 18, 21).

Birden çok hayat tarzının birarada yaşadığı karma bir toplumda toplumu kesimlere bölerek her kesime rıza göstereceği ayrı ayrı kanunlar uygulamak ise içinden çıkılmasının güçlüğü bir yana, 4000 yıllık hukuki gelişimin koyduğu temel ilkelerden biri olan “yasa önünde eşitlik” prensibini zedeler. İnsanoğlunun en büyük kazanımlarından biri, herkese yeknasak, eşit ve zümrelere göre değişmeyen yasaların uygulanmasıdır.

Şimdi tüm bu karmaşık hale getirilmiş, ama aslında basit konuları konuştuktan sonra 19. y.y. sonu 20.y.y. başında Osmanlıda etkin olmuş ve bu topraklarda bir cumhuriyetin yücelmesine imkan sağlamış milli cumhuriyetçi akımlara sözü getiriyoruz. Daha 19. y.y. yüzyılın ikici yarısından itibaren birçok Osmanlı mütefekkiri dini temellerden kalkarak cumhuriyetin müslümanların doğal devlet şekli olduğunu savundular. Onların bu yerli ve arıduru fikriyatı ne yazık ki zaman içinde unutuldu (Bu bölümü geniş bir şekilde araştırmasından alıntıladığım İhsan Eliaçık’a teşekkürlerimle).

OSMANLI CUMHURİYETÇİLERİ

1896’lı yıllarda muhalif Osmanlı ilmiye mensubu alimlerince çıkarılan Kanun-i Esasi gazetesinde yayınlanan risalelerde meşrutiyet talebinden öte “Cumhuriyet” kelimesinin bizzat telaffuz edildiğini görüyoruz:
“Ey ehl-i İslam! İşte dini kitaplarımızın en muteberlerinden alıntılarla imamet, hilafet, ulu’l-emre itaat ve usul-u meşveretin ne demek olduğunu bu risalede size beyan ettim. Şu halde aklınızı başınıza alıp birleşiniz! Ulema tarafından açıklanan şartlara haiz bir zat arayınız! Eğer bulabilirseniz onu halife yapınız. Bulamazsanız Hz. Ömer’in yaptığı gibi şura-yı millet ve cumhuriyet teşkil ediniz!… (s. 78) Ey millet! Şeriat namına tekrar ederim ki aklınızı başına alınız! Böyle Allah ve resulünün kötülediği bir takım zorba hükümdarlara ve zalimler güruhuna boyun eğmekten ve itaatten vazgeçiniz! Zira sizin onlara gösterdiğiniz itaat ve boyun eğme ne İslam’a ne de insanlığa uyan şeyler değildir. Dünya ve ahıret saadetiniz için Şeriat-i Ahmediye size iki yol gösteriyor; Birisi, hakiki halifeye tabi olmak, diğeri işlerin görülmesi için tesis-i cumhuriyet! Halbuki sizler bunların hiçbirisini yapmıyorsunuz. Evlat ve mallarınızı zalim bir hükümete teslime devam ediyorsunuz…(s. 80)

Kanun-ı Esasi gazetesinde 1896’lı yıllarda Hoca Muhyiddin Efendi tarafından kaleme alınan bu risalede söz medrese talebelerine getiriliyor ve aynı fikirler onlara da telkin ediliyor:
” Ey medrese talebeleri! Siz de artık dalkavukluğu bırakınız! Vaaz kürsülerine çıkıp “Allah’a itaat edin, resulüne itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre itaat edin” ayetini okuyarak ahaliyi zalimlere itaate çağırmaktan vazgeçiniz! Böyle bir hatayı yapmaktan Allah ve resulünden haya ediniz! Dininizi dünyanıza değişmeyiniz! (s. 82) Elbette bilmiş ve anlamışsınızdır! Öyleyse bu zalim heriflere kavuk sallamaktan ve keyfi idarelerine hizmet etmekten vazgeçiniz ve milleti ya hakiki bir halifeye tabi olmaya veya tesis-i cumhuriyete ve usul-i meşverete şevk ve özendiriniz! Çünkü bu yoldaki teşviklerinizin şeriata uygun olduğunda şüphe yoktur. Zira şu risalemizde anlattıklarımızdan kesin olarak anlaşılmıştır ki İslamiyet adeta bir cumhuriyet demek olup Hazreti Resul-Ekrem (sav) ve gerek hulefa-i raşidin efendilerimiz kendi kendilerine hiçbir iş görmezler cümlesi cumhuriyet şeklinde birer idare teşkil ederek kendilerini o cumhuriyet idaresinin reisi mesabesinde bulundururlar idi. (s. 82-83) Bundan dolayı eğer siz milleti bir cumhuriyet teşkiline özendirirseniz Resul-i Ekrem ve halifelerinin mesleklerine halkı teşvik etmiş olursunuz ve bu teşvikten dolayı Allah katında sevap kazanırsınız. Eğer bunu yapmazsanız, bari milleti bir Meclis-i Mebusan teşkiline teşvik ediniz. Çünkü bu da şeriata aykırı bir iş değildir. Zira Meclis-i Mebusan demek, ümmetin faydasına olanı görüp gözetmek için kurulmuş bir cemiyet demek olup icrasına dinen memur olduğumuz müşavere-i ümmet ve şura-yı milletin diğer bir ismidir. ( s. 83) Demek oluyor ki bizim dahi yapmak istediğimiz Meclis-i Mebusan, bundan bin üç yüz sene evvel Medine’de Hz. Ömer tarafından uygulanmış bir şeydir ki; “Ashabım yıldızlara benzer, hangisine uyarsanız hidayete ererseniz” hadisi gereğince hidayet rehberimiz ve şeriat kaynağımızdır.” (s. 83)

1897 tarihli “İstinsaf Risalesi”nde Mehmed Akif’in rüşdiyeden hocası Hoca Kadri Efendi (öl. 1918) benzer şekilde Osmanlı ülkesinde ilga-yı saltanat ve usul-i meşveret talebinde bulunuyor. Mehmed Akif’le aynı kaderi paylaşarak II. Abdülhamid muhalifliğinden dolayı Mısır’a kaçan ve daha sonra Fransa’da vefat eden Hoca Kadri Efendi yazdıklarından anlaşıldığı kadarıyla görüşlerini İslam tarihinin derinliklerinden çıkarıyor.

Kendisini Müslüman ve Osmanlı olarak tanımlayan Hoca Kadri Efendi hissesine düşen dini vazifeleri ifa etmek üzere böylesi bir risale kaleme aldığını beyanla başlıyor. (s. 91) Hoca Kadri Efendi’ye göre “her mümin Osmanlı Devleti’nin payidar olmasını ister. Her sadık Osmanlı, kötü idarenin tedavi edilmesini ister. Bu nedenle Avrupalıların müdahalesine mahal bırakmadan, Osmanlının kendi işlerini kendisi yoluna koyarak, devletin bekası ile milletin yükselişini sağlam esaslara bağlaması gerekmektedir”. (s. 91)

Hoca Kadri’ye göre İslami hükümet aslında şûradır. Asr-ı saadette hükümet reisi seçimle tayin olunuyordu. Muaviye ile resmen başlayan sultanlık (velayet-i ahd) olmasaydı kıyamete kadar belki de meşveret sistemi yürürlükte olacaktı. Muaviye’den bu yana veliahd tayini meşveretin yerini almıştır. Osmanlı’da da aynı adet cari olagelmiştir. (s. 130) Hoca Kadri’ye göre başa geçme her ne suretle olursa olsun hükümdar ümmetin ileri gelenleri ile istişareye mecburdur. Nübüvvet nuru ile eşyanın hakikatlerine muttali olan peygamberimiz bile ashabıyla meşverete memur olduktan sonra sıradan insanlardan farkı olmayan padişah naklen ve aklen meşverete mecbur, keyfi hareketlerinden de mesuldür. (s. 131)

Hoca’ya göre usul-i İslamiyeden olan meşverete dayalı Avrupa hükümetlerinin nasıl ilerlediği meydandadır. Devletimizin de hükümet şeklini meşverete dayandırması bekası için mutlaka gereklidir. Meşveretin şeklince Avrupalılara muhalif olunabilirse de aslınca muhalefet caiz değildir. Çünkü aslı usul-i İslamiyedendir. İslami hükümetin en temel amacı adaletin icrasıdır ki bunun en büyük kefili meşverettir. Onun değişik şekilleri olabilir. Hükümet reisi icma-ı ümmetle seçilir. (s. 131)

Hoca Kadri’nin zihin dünyasında meşveretin, Avrupalıların cumhuriyet ve demokrasi adını verdikleri sistem olduğu anlaşılıyor. Çünkü meşveretin “Avrupalılarca” uygulanmasını olumlu buluyor ve bunun esasının usul-i İslamiyedeki meşveret kaidesi demek olduğunun altını çiziyor. Hatta Hoca Kadri meşveretin şekli üzerinde de teknik bazı ayrıntıları tartışıyor. Meşveretin doğrudan mı yoksa temsili mi olması gerektiği konusunda görüş açıklıyor. Doğrudan olursa nasıl olur, temsili olursa nasıl olur bunların neden ve sonuçlarını irdeliyor. (s. 131)

Hoca Kadri Efendi’ye göre özgürlük (hürriyet) de şeriatın Allah’ın kullarına bahşettiği en temel insan haklarından birisidir. Vakt-i saadette Arapların nail olduğu insani özgürlük birleşmelerine ve yükselmelerine sebep olmuştur. (s. 131)

Osmanlı cumhuriyetçilerinden sonraki örnek Tunuslu Hayreddin Paşa’dır (öl. 1890). Cumhuriyeti savunduğu eseri Akvemu’l-Mesalik’te ileri sürdüğü fikirlerin sadece bir ülke için değil bütün İslam ümmeti için geçerli olduğunu söyler. Hayreddin Paşa’nın bu eserinde Avrupa devletlerinin siyasi, ekonomik, askeri vb. özelliklerinin ve üstünlüğünün anlatımı büyük yer tutar. Paşa, eserin daha ilgi çekici ve önemli olan mukaddime bölümünde siyasi fikirlerini açıkladığı gibi Avrupa uygarlığı ile İslam dünyasını karşılaştırarak Müslümanların eski üstünlüklerini tekrar kazanabilmelerinin çarelerini araştırır. Yeni dünya şartları içinde pratik teklifler ileri sürer. Halka itimat telkin eden sağlam bir idare tarzı ile amaca ulaşmak ister. Avrupa’nın iklimi, dini veya toprağı sayesinde üstün duruma gelmediğini belirten Hayreddin Paşa, Avrupa’yı yükselten şeyleri iyi öğrenmek gerektiğini söyleyerek maddi kudretin eğitime, eğitimin de siyasi kurumlara dayandığını, Avrupa’nın güç ve refahının esasını adalet ve hürriyete dayalı siyasi kurumların oluşturduğunu, bu kurumların en önemlilerinin parlamento, parlamentoya karşı sorumlu hükümet ve hür basın olduğunu kaydeder; bunlar olmadan maddi refahın mümkün olmayacağını savunur. Parlamento ile basın kuruluşlarını İslam’ın meşveret sistemine benzeten Hayreddin Paşa, parlamentonun İslam’da “ehlü’l-hal ve’l-akd” denilen ulema ve ayanın yerini tuttuğunu söyler. Hayreddin Paşa’ya göre Avrupa’dan kimi politik, idari, sosyal ve ekonomik kurumların alınmasının bir mahsuru yoktur.

Ona göre İslam zaten buna cevaz vermiş, tarihimizde bunun bir çok örneği görülmüştür. Ancak Avrupa’dan gelecek olumsuz etkilenmelere karşı da dikkatli olunmalıdır. Avrupa’nın bu konuda bize ters gelmeyecek sistem ve modellerinden faydalanarak İslam ümmetinin kendi yenileşmesini gerçekleştirmesi ve bu suretle batıya karşı durması mümkündür. Paşa’ya göre esasen şeriatımız, değişen şartlara ve toplumsal ihtiyaçlara uygun olarak, kesin biçimde yasak edilmeyen her şeyin alınmasına cevaz vermiştir. Bu, ilerlemek ve tarihin gerisinde kalmamak için zorunludur.

Sonraki örneğimiz İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin İslamcı kanadına dahil edilen devlet adamı ve mütefekkir Said Halim Paşa’dır (öl. 1921). Paşa “İslamlaşmak” tabirini özellikle kullanmakta, bununla düşündüğü sosyal ve siyasal kurtuluş projesini kastetmektedir. Paşa’ya göre İslamiyet’in kendine has bir inancı, bu inanç üzerine kurulmuş bir ahlakı, ahlakından doğan sosyal hayatı ve netice olarak da bu hayatın gerekli kıldığı siyaset anlayışı vardır. İslam, kusursuz bir bütün teşkil eden bu esasları bakımından mükemmel ve son olgunluğa sahip bir “insanlık dini”dir. Said Halim Paşa “İslamlaşmak” derken işte bu esasların topyekün tatbik edilmesini anlatmaktadır. Buna göre Said Halim Paşa’nın bakışıyla İslamiyet’in siyasi görüşleri şu şekilde özetlenebilir:
“Herkesin özgür olması demek herkesin eşit olması demektir. Özgürlük ve eşitlik ise birbirimize sevgi ve yardımlaşmayı doğurur. Özgürlük (hürriyet), eşitlik (musavat) ve yardımlaşma (tesanüd) İslam ahlakının temel düsturlarıdır. Şu halde İslam’ın cemiyet ahlakı hak, adalet, eşitlik, özgürlük ve dayanışma üzerine bina edilmiştir. Toplumumuzda üst tabakanın demokrat, alt tabakanın ise aristokrat yönlerini güçlendirmek lazımdır… Hakimiyet millete ait olduğu için, yüce mevkiler millet tarafından verilir ve gerekirse geri alınır. Bu hakimiyeti kullanan hükümdar ise o mevkie layık olduğu sürece milletin temsilcisi olarak kalır. Hükümdarın kendisi de şeriata göre hareket etmek mecburiyetindedir. Şeriat kâinatı kucaklayan yüce hakikatin insanlığa ait olan kısmıdır. Milli hakimiyet iradesine, tezahürlerine ilham veren, onu sevk ve idare eden bu ilahi hakikattir. İslami hakimiyet şeriatın sadık bir hizmetkârı olduğu gibi şahısların özgürlüğüne ve eşitliğine son derece saygı göstermek mecburiyetindedir. Bunların neticesi olan sosyal dayanışma ve yardımlaşmayı korumakla mükelleftir…”

Said Halim Paşa’nın İslamlaşma projesi görüldüğü gibi, bir İslami yenileşme öngörmektedir. Kesin bir dille batılılaşmaya karşı çıkan Paşa, bu yolu Türklerin İslam’dan ikinci uzaklaşmaları olarak görüyor. Ona göre birinci uzaklaşma Arap, Fars ve Hint eski kültürlerine kendimizi kaptırmakla olmuştur, şimdi de batıya kapılarak kendimizi İslam’ın yüce ve üstün değerlerinden mahrum bırakıyoruz. Oysa yapılması gereken her türlü etkiden uzak gerçek bir “İslamlaşma”dır.

Said Halim Paşa hem “müstebit” olarak andığı II. Abdülhamit yönetimine hem de Kanun-i Esasi fikriyle ortaya çıkan Meşrutiyet idaresine karşı çıkar. Ona göre mutlakıyet İslam’ın ruhuna terstir, ancak körü körüne batı taklitçiliğiyle ortaya çıkan meşrutiyet idareleri de bizim bünyemize uymamaktadır. Paşa, batı hayranlığıyla yapılan yenilik ve ıslahatlara karşı çıkmakta, öte yandan mutlakıyeti de eleştirmektedir:
“Bunca gayretlerimizin daima neticesiz kalması şunu gösteriyor; Memleketi yenilik ve ıslahat yoluna sokmak için yarım asırdan beri kabul ve tatbik etmekte olduğumuz metod yanlıştır. Düştüğümüz vahim hata ise şudur; Biz memleketimizin mesud olması için, Avrupa kanunlarını tercüme etmenin kâfi geleceğini zannettik. Bu kanunların bizde kabul ve tatbik edilmesi için ise yapılacak birkaç değişikliğin yeteceğini hayal ettik. Mesela adalet sistemimizi ıslah etmek için Fransa adalet sistemini aldık. Halbuki Fransa toplumu ile bizim toplumumuzun bünyesi aynı değildir. Keza eğitim sistemimizde de aynı şeyi yaptık. Hiç birinden de istenen sonuçlar alınamadı. İlginç olan şu ki hala bu yanlış metodu izlemeye devam ediyoruz…”

Milli Mücadele’nin bittiği ve Cumhuriyetin temellerinin atıldığı yıllara geliyoruz. Saltanat ve hilafetin kaldırılması konusu TBMM gündemine gelmiştir. Bu konuda mecliste konuşan Osmanlı alimi ve fikiradamı Seyyid Bey (öl. 1924) “Hilafetin Şer’i Mahiyeti” başlıklı risalesinde konu üzerinde uzun yıllardır (20-30 yıldır) araştırma yaptığını, İslâm’ın devlet felsefesi hakkında kafasında bir düşüncenin giderek şekillendiğini anlatır.

Seyyid Bey hilafeti, “dini” değil “dünyevi” bir mesele olarak gördüğünü söyleyerek konuya girer. Ona göre hilafet “itikadi” değil, millete ait “haklar” ve “kamu menfaatleri”ndendir. İtikadla ilgisi yoktur. Meselenin kelam kitaplarında geçmesinin sebebi akaidle ilgili bir mesele olarak görüldüğünden değil, sonradan ortaya çıkan bir takım hurafe ve batıl fikirleri iptal ve reddetmek içindir. Ona göre asr-ı saadetten sonra ortaya çıkan Şia fırkasının konuyu itikadi olarak ele alması, bunlara cevap vermek için Ehl-i Sünnet ulemasının da konuyu akaid kitaplarında işlemesine neden olmuştur.

Seyyid Bey’e göre hilafet “hükümet” demektir. Doğrudan doğruya “millete” ait bir iştir, zamanın gerektirdiklerine tabidir. Bunun içindir ki Hz. Peygamber vefat ettiğinde hilafet meselesiyle ilgili bir açıklama yapmamış, bu işi zamanın gerektirdiklerine bırakmıştır. Kur’an’da hükümet ve memleketin idaresi hakkında iki temel ilke vardır; “şûra” ve “ulu’l-emre itaat”. Her ne kadar emanetleri “ehliyet” sahiplerine vermek ve “hak ve adalet” ile ilgili ayetler varsa da bunlar doğrudan doğruya idare tarzıyla ilgili değildirler, konuyla “ikinci dereceden” ilgilidirler. Keza Kur’an’da geçen “halife” ve “imam” tabirleri de Hz. Peygamber hakkında veya sonra gelecekler hakkında değil, Hz. Peygamberden önceki peygamberlerle ilgilidir. Bir ayette “Ey Davud, biz seni yeryüzünde halife kıldık, öyleyse insanlar arasında hak ve adaletle hükmet” buyurulmuştur. Buradan anlaşılmaktadır ki hilafetten maksat “adaletin” dağıtılması ve yaygınlaştırılması, hakka saygı duymak, haklıya hakkını vermek, batılı ortadan kaldırmak ve insanların hakkını korumaktır. İşte halifenin vazifesi bu maksat ve gayeyi elde etmek için çalışmaktır. Zaten hükümetin vazifesi de bundan başkası değildir. Yine Hz. İbrahim için Kur’an “imam” tabirini kullanır. Seyyid Bey Allah ile Hz. İbrahim arasında geçen “manevi” konuşmada Hz. İbrahim’in “Benim neslimden de imam yap” demesi üzerine Allah’ın “Benim ahdim ve emanetim zulmedenlere asla ulaşmaz” buyurduğunu hatırlatır. Buradan şu sonucu çıkarır; Demek ki Allah katında zulüm ve yolsuzluktan ibaret olan mülk ve saltanat asla meşru değildir. Seyyid Bey’e göre halife daha özel, imam daha genel bir tabirdir. Yani her halife imamdır, fakat her imam halife değildir. Halifelere imam dendiği gibi gerçekten halife olmayan padişahlara da imam denilmektedir. Seyyid Bey’e göre sahabe Hz. Peygamberin vefatından sonra kimin ümmetin başına geçeceği konusunda ihtilaf etmiştir. Bunun sebebi Hz. Peygamberin bu konuda susmuş olmasıdır. Zira Hz. Peygamber hilafet meselesini ümmete bırakmıştır:
” Hilafet meselesi öyle zannedildiği gibi dini meselelerden değildir, siyasi bir meseledir; zaman, örf ve adete göre değişir, zamanın gerektirdiği şeylere tabidir. Onun için Hz. Peygamber efendimiz demin söylediğim gibi hilafet meseleleri hakkında susmayı tercih buyurmuşlardır.”

Seyyid Bey Hz. Peygamberin vefatından sonra gelişen siyasi olayları Beni Sakife’den itibaren ayrıntılarıyla anlatır. Sonunda gelmek istediği nokta ne Kur’an’da, ne hadislerde, ne de sahabelerin sözlerinde hilafet meselesi hakkında aranan meselelerin bulunamayacağını ispat etmektir. Böylece Seyyid Bey hilafet işinin zamanın gereklerine bırakıldığını, Müslümanların oturup bu konuda en uygun olanı kendilerinin yapması gerektiğini anlatmak ister. Seyyid Bey “raşid halifeler” ve “kahreden sultanlıklar” diye ikiye ayırarak tahlil ettiği İslâm tarihindeki siyasi gelişmeleri, hilafet tartışmalarını, halifede aranacak şartlar vs. gibi konuları örneklerle uzun uzun anlatır.

Seyyid Bey’e göre “gerçek hilafet” asıl hilafettir ki, raşid halifelere mahsus idi ve geldi geçti. “Şekli hilafet” ise raşid halifelerden sonra gelen halifelerin hilafetidir ki kahreden sultanlıktan başka bir şey değildir ve dinen gayet kötülenmiştir. Şu halde gerçek hilafet gelip geçtiğine, ortalıkta hilafetin şekli kaldığına göre, artık aranan şartlara uyacak bir halife bulunamayacak demektir. Bu durumda halife tayin etmek nasıl caiz olabilir? Artık olsa olsa asayişi temin edecek, milletin maslahatlarını gözetecek bir hükümet zaruri olabilir.

Halifenin olmamasının siyasi mahzurlarından bahsedilmektedir. Oysa Seyyid Bey’e göre bu da sorun olmayacaktır. Çünkü şu an İslam dünyasında Osmanlıyı halife olarak gören doğru dürüst bir ülke yoktur. Bizde halife olsa da olmasa da zaten tüm dünya Müslümanlarıyla dayanışmak, yardımlaşmak zorundayız. Bunun için halifenin olması şart değildir.

Öte yandan “cuma ve bayram namazlarının ifası için halife lazımdır” şeklinde itirazlar yapılmaktadır ki bu da doğru bir görüş değildir. Çünkü Seyyid Bey’e göre cuma ve bayram namazları kılmak için halifenin izninin şart koşulması, hutbe için izin alınması, herkese açık bir camide kılınması, hac için halifenin emir tayin etmesi, hutbede halifenin isminin okunması gibi hususları yerine getirmek için adı “halife” olan bir kişi veya adı “hilafet” olan bir kurum şart değildir. Çünkü bunlar zamanın gereklerine göre geliştirilmiş siyasi, idari düzenlemelerle, asayiş ve inzibat meseleleridir. Bu tür şartlar cuma ve bayram namazlarının daha düzenli ve tertipli kılınması, hac işlerinin asayiş içinde ifa edilmesi için konulmuş bir takım kurallardır… Peki, Seyyid Bey’in, hilafetin (ve saltanatın) yerine düşündüğü, “meşveret ve ulu’l-emre itaat”tan oluşan, Kur’an’ın “birinci derecedeki” yegane “iki düsturuna” dayalı idare tarzı nasıl bir şeydir? Bunu daha iyi anlamak için sözü doğrudan Seyyid Bey’e bırakalım ve meclis tutanaklarından dinleyelim;

” … İşte efendiler Ali Sururi Beyefendi’nin sormak istedikleri mesele budur; Fakihler yani İslâm hukukçuları “Halife milletin vekilidir” derler. Çünkü millet kamu velayetini ona devretmiştir. Seçim yoluyla devretmiştir. Millet onu seçmeseydi, o kamu velayetine sahip olamazdı. Onun için millet, o kamu velayetinin sahibidir ve aslıdır. Kamu işlerinde tasarruf kendisine aittir. Fakat kendi işlerini bizzat kendisi icra etmeyip o icrayı seçim ve biat yoluyla halifeye devretmiş. İşte bu şekilde halife kamu velayetine İbn-i Hümam’ın dediği gibi kamu tasarrufuna hak kazanmıştır. Ondan dolayıdır ki ümmetin fertleri üzerinde tasarruf hakkına sahip olmuştur ve yine ondan dolayıdır ki halife milletin vekili olmuştur. Sonra burada bir kaide var; o da vekalet kaidesinden çıkıyor, o da şudur; Vekalet bazen mutlak (kayıtsız şartsız) olur, bazen de mukayyed (kayıtlı şartlı) olur. Çünkü bir kimse diğerini vekil tayin edeceği zaman dilerse kayıtsız, şartsız şekilde vekil eder, istediğini yap der, buna vekalet-i mutlaka denir; dilerse vekilin yapacağı işleri tayin eder, bazı kayıt ve şartlara tabi kılar. Buna da vekalet-i mukayyede denir. Bu durumda şartsız ve şartlı vekillik, vekaleti verenin hakkıdır. Ona kimse bir şey diyemez. Çünkü o kendi sahip olduğu velayeti vekiline veriyor. Nasıl isterse öyle verir, bu onun hakkıdır. Şu halde, bu kaide hilafette de geçerlidir. Millet dilerse halifeyi mutlak bir şekilde seçer, onun hiçbir tasarrufunu kayıt altına almaz, mukayyetleştirmez. Dilerse millet halifenin tasarruflarını bazı kayıt ve şartlara tabi tutar. Bu durumda da hükümet-i mukayyede olur. İşte meşruti hükümet denilen hükümet bu tür bir hükümettir. Millet hiçbir kişiye vekalet vermez, yani ne bir halife, ne bir imam seçmezse hilafet yok demektir. O vakit de cumhuriyet olur. Buna ne mani vardır? Millet, “Kendi işimi ben yapacağım, neden bana zorla başkası yaptırsın” derse niçin caiz olmasın? Millet diyor ki; “Hayır kendi işimi ben göreceğim, ne zaman aciz olursam o vakit halife veya imam adıyla başkasını vekil tayin ederim. Fakat şimdi ben elhamdulillah aciz değilim, rüşdümü elime geçirdim. Vekile ihtiyacım yoktur. Milletler için en faydalı hükümet şekli demek olan cumhuriyet ve meşveret usulüyle kendi işimi kendim göreceğim.” O halde buna kim ne der? Kimse bir şey diyemez. Çünkü hak milletindir ..! (Alkışlar!)

Kur’an-ı Kerim de bunun olduğunu açıkça denilecek şekilde işaret ediyor; “Müslümanların işleri aralarında meşveretle görülür” diyor… (Alkışlar!)

İşte bakınız mesele bu kadar basitleşti. Döndü dolaştı basit bir hukuki mesele oldu. Bu, çocukların bile anlayacağı bir mesele oldu. Bunu büyütmek ve buna başka türlü manalar vermek, hurafe ve masallara kadar gitmek ve korkunç bir hale koymakta ne mana vardır? Evet bunun manası vardır, o da görenektir. Efendiler, görenektir! Kafalar alışmış, gözler alışmış, zihinler alışmış, başka bir şey değil…”

Seyyid Bey’in bu konuşmayı yaptığı yılın 1924 yılı olduğu düşünülürse onun ne yapmak istediği daha iyi anlaşır. Üstelik Seyyid Bey bu düşüncelere uzun yıllar süren araştırmalar sonucunda ulaştığını söylemektedir.
“İşte efendiler, hilafet ve İslâmiyet hakkında bildiğimi, anladığımı size söyledim. Bu yirmi otuz senelik uzun ve yorucu senelerin mahsulü olan çalışma ve araştırmalardır… Sözlerimde asla bir riyakârlık, bir gizli maksat yoktur. Bildiklerimi tam bir samimiyetle size arz ettim. Maksadım muazzez dinimin hakikatlerini olduğu gibi bildirmek, bu suretle İslamiyet’i dost ve düşmana karşı yüceltmektir…”

TBMM’deki saltanat ve hilafetin kaldırılması tartışmalarında, saltanatı savunan Hoca Şükrü Efendi’ye karşı yayınlanan Siirt Mebusu Hoca Halil, Muş Mebusu Hoca el-İlyas ve Antalya Mebusu Hoca Rasih üçlü imzalı Seyyid Bey çizgisindeki bir başka risalede dikkat çekicidir.

Risalede İslam’da saltanatın nasıl ve ne şekilde başladığı tarihi olaylar tanık gösterilerek anlatılır. Emevi dönemine kadar geri gidilerek İslam’da saltanatın veraset (irs) üzerine kurulmuş bir hilafet olarak Muaviye tarafından icat edildiği dile getirilir.

Risaleye göre İslam’da hükümet dört-beş civarında esasa dayanmaktadır; Birincisi emanetlerin ehline verilmesi, ikincisi hükümetin İslami olması, üçüncüsü meşverete dayalı olması, dördüncüsü ise eşitliktir. (s. 316-317)

Risalede ayet, hadis ve tarihi rivayetlerle desteklenen bu ilkelerin ne manaya geldikleri ise şöyle yorumlanıyor; “Aslolan adalettir, adalet dışında bir hükümet teşkil edilecek olsa, o hükümet meşru olmaz. (s. 316) Meşveret, umumun görüşleri ve ulusal egemenlik anlamına gelir. İslamiyet veraset yoluyla saltanat adıyla bir hak tesis etmemiştir. Dolayısıyla, Muaviye’nin teşkil ettiği veraset yoluna dayalı Beni Umeyye hilafeti ve diğer halifeler de meşveret esasını ihmal ettiklerinden birer saltanattır, ilk ve ortaçağ usullerine benzer bir imparatorluk örneğidir. (s. 316-317) Şahsi saltanat ve ilga edilmiş olan Kanun-i Esasi’nin beşinci maddesi gereğince, bir padişahın sorumsuz ve mukaddes kabul edilmesi İslam’daki eşitlik ilkesi gereği meşru değildir.” (s. 317)

Risaleye göre İslami hükümet ancak bu esaslara dayanabilir. Bunlardan yalnız birinin tasvip edilerek, diğerlerinin ihmaliyle hükümet teşkili İslamiyet’e aykırıdır. “Meşruti, mutlak veya cumhuri olsun, adalete dayalı oldukça her hükümet meşrudur” çerçevesinde bir görüşe tesadüf edilse de bu görüş apaçık ayetlere aykırıdır. (s. 317) Bu çerçevede teşkil edilen “Türkiye Büyük Millet Meclisi Devleti” kendine saygı duyulması gereken, yüce şeriata tam anlamıyla uygun bir devlettir… (s. 319)

Osmanlı Cumhuriyetçilerine ayırdığımız bölüm burada sona eriyor. Yer darlığı ne yazık ki bu çok önemli tarihi akımı burada geniş olarak vermeye engeldir. Ancak bir şey açıktır. Burada savunulan fikirler sonuç itibariyle bir demokratik cumhuriyeti yüceltirler. Bu net ve açık tavır ise zamanla karanlığa gömüldü. Türkiye’nin sonraki siyasi ikliminde demokrasiyi savunmak bir fantazi ya da başka niyetleri örtbas etmenin bir aracı haline geldi.

KUTSAL OLİGARŞİ VE DEMOKRASİ

Yazımızın başlangıcında Türkiye’deki iki büyük segmentle ilgili şu tespiti yapmıştık:
Bir tarafta “şeriat tehlikesi” adı altında yürütülen cadı ve hayalet avları ile taraftarlarını cumhuriyet ve demokrasiyi ayrıştırmak gibi çıkmaz sokaklara sürüklenme, diğer tarafta ise genelde resmi düzene karşı mesafeli tavır ve kendini bu ülkede ikinci sınıf vatandaş hissetme hali, zaman zaman da boşboğaz vaizlerin, politikacıların, umut tacirlerinin peşine düşerek uğranılan sürekli hayal kırıklıkları …

Her iki segmentin önde gelenlerinden önemli bir kesimi için demokrasi, kimi zaman adı çokça anılsa da, kuşku ile bakılması gereken bir kavramdır. Bu topraklardaki geleneksele ve konformizme olan ve, hangi siyasi görüşten olursa olsun, zihinlerden bir türlü uzaklaştırılamayan düşkünlük, siyaset alanında da kendine özgü ve 2500 yıllık bir devlet felsefesinin yüceltilmesi ile devam edip gider.

Antik Yunan’da Eflatun’un eseri “Devlet” ile başlayan, miladi 5. y.y.da Hıristiyan ilahiyatçısı St. Augustinus’un “Civitas Dei”si (Tanrı Kent) ile devam eden, İslam tarihinde Farabi’nin (259-339 Hicri / 870-950 Miladi) “El-Medine’tül-Fazıla” (Erdemliler Kenti) ile birkez daha ve bu sefer İslami kavramlarla ifade edilen bu görüşe göre yönetim aydınlanmış elitlerin işidir. Hakikatlerin bilgisine erişmiş o kutlu kişiler ancak devleti yönetme hakkına sahip olabilir ve halka düşen de onların rehberliğine iman ve gösterdikleri yolda yürümek, emirlerine itaat etmektir.

Böyle düşünmeyen her kesimden birçok saygın kişiyi tenzih ederek denebilir ki, bugün önemli bir cumhuriyet elitleri kesiminin ve karşısındaki hatırı sayılır sayıda gelenekçi fikir sahiplerinin kavgası bu yönetici elitlerin kimler olacağıdır! Demokrasi olsa olsa elit iktidarını maskelemek ya da elit değişimini kamufle etmek için kullanılabilir. Bunun ötesinde demokrasi taleplerine bu topraklarda hep kuşku ile bakılmıştır. Bir yanda “cumhuriyeti korumak için demokrasiden vazgeçilebileceği” gibi artık sadece sık duymaktan dolayı garipsemediğimiz sözler söylenebilmektedir. Demokratik olmayan bir cumhuriyetin nasıl olabileceğine herhalde en iyi örnek Ortadoğu’nun Baas cumhuriyetleriydi. Ancak ne derece övünç kaynağı ve insanlığa örnek idare biçimleri olduğu tartışmasını okuyucuya bırakıyoruz. Bizce cumhuriyet kelimesinin böyle örneklerle anılması bile başlıbaşına bir talihsizliktir. Gele gele oligarşik bir diktayı savunmak herhangi bir akıl sahibinin kabul edebileceği bir siyasi mücadele hedefi olabilir mi?

Diğer tarafta ise yönetim erkini cumhuriyet elitlerinin elinden alarak bir alimler konseyine veren bir “karşı elitizm” her derde çare görülmektedir. Ancak işi bir alimler konseyine devretmenin birçok pratik güçlüğünden birkaçını sayarsak:
– Kimlerin alim ve üst konseye seçilmeye ehil olduğuna kim karar verecektir?
– Alimler konseyi bir milli meclis yerine mi geçecektir, yoksa onun üstünde ve meclis kararlarını veto edecek bir organ mıdır? O zaman iki irade arasındaki zaman zaman oluşması kaçınılmaz çatışmayı hangi makam karara bağlar? Örneğin, İran İslam Cumhuriyeti bugün benzer sorunlarla boğuşmakta ve sürekli bir siyasi huzursuzluk ikliminde yolalmaya çalışmaktadır! Sonuçta alimler konseyinin (Şura-yı Nigehban) kendine bağlı organlar kanalıyla meclise adaylığa kısıtlamalar ve şartlar koyup bu yolla itaatkar ve uysal bir meclis yaratma gayretleri ise halk – devlet gerilimini artırarak sorunu daha içinden çıkılmaz hale getirdi.
– Her siyasi karar altında alim fetvasının olmasını sağlamak işlerin doğru ve düzgün yürümesi için yeterli midir? Örneğin 28 Şubat 1997’den sonra yürürlüğe konan başörtüsü yasağı için alimlerden fetva alındığı gerçeği bu bağlamda nereye oturur?

Bizce bu kavganın bu hal üzere sürdürüldükçe sonu yoktur; bitirmenin ve uzlaşının tek zemini ise demokrasidir. Ancak demokrasidir ki, yerli ya da yersiz nedenlerle, yönetimden dışlandığına ve kendisine ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapıldığına inanan Türkiye’nin geniş Sünni dindar kesimini, Alevilerini, Kürtlerini ve diğer sosyal gruplarını ortak Milli Davaya kazandırabilir.

Demokrasi konusunda büyütülerek yalçın dağlar haline getirilmiş kuşku ve vehimlere gelince; merak edecek bir şey yok: Ne demokrasinin açtığı kapıdan çıkarak “din elden gider”, ne de bu kapıdan “Talibancı bir irtica” gelir. Tersine Osmanlı Devleti “Mecelle Hukuku” ile, hala birçok İslam ülkesinde de uygulanan, gelişmeye ve yenilenmeye açık bir milli hukukun temelini atmıştı. Bu tecrübe Osmanlı Devleti’nin son bulması ile akim kalmasaydı, gelişmeye devam edecekti şüphesiz. Bu ve başka örneklerle milletimiz aydın, uygar ve hoşgörülü İslami geleneklere sahip olduğunu her fırsatta göstermiştir. O açılan kapıdan girecek olan milletin kendisidir, kendisine ve devlete şahsiyet ve özgürlük vererek.

Bir noktayı daha burada açıklamakta fayda var: Maturidi akaidinin cumhuriyetle dinin barışması için temel yapılması gerektiği, çünkü onun “amel imandan cüz değildir” diyerek hoşgörüyü teşvik ettiği iddiasına katılmıyoruz. Bizce böyle diyen Maturidi akaidi bugün yapılmak istendiği gibi, geçmişte de İslam ülkeleri yönetici elitlerinin ladini hayatlarına ve buna rağmen yönetme haklarına gerekçe yapılmıştır. Yönetici elitin ladini hayatı ise, örneğin içki içmek ya da dinin hoş görmeyeceği derecede kadınlara düşkünlük veya “harem” gibi aile kurumunun haysiyetini içten içe yıkan şeyler olmakla kalmadı. “Amel imandan bir cüz olmayınca” zalimlik etmek, halkı kılıç gücünün elde olmasına dayanarak katletmek, fakir ve aç bırakmak da yöneticilerin “müslümanlığına” ve dolayısıyla yönetim hakkına bir halel getirmedi.

Tamamen karşısında olmakla birlikte, eğer bu ülke için bir resmi akaid mezhebi ihdası kaçınılmaz kabul edilir ise, bu sayfaların yazarının önerisi, “amel imandan cüzdür” ve dahası “kebairi (büyük günahları) işlemeyi adet edinme kişiyi dinden çıkarır” diyen Mutezile görüşlerini almak ve kabul etmektir. Ancak bu ilkeler yöneticilerin ahlakını kontrol edebilir ya da suç işlerken iki kere düşünmelerine sebep olur. “Kebair”den (büyük günah) kasıt ise, örneğin içki içmek değildir; çünkü bunun zararı kişinin kendinedir. Ama topluma zulüm, hukuk dışı ve keyfi uygulama, sosyal adaleti ihmal, insanları aç, açık ve sefil bırakma gibi işler kötülüğü toplumda yaygınlaştırma ya da “yeryüzünü ifsad”dır. İşte bunlar kebairdendir ve kişinin toplum nazarında İslam ile ilişkisini kaldırır.

Artık yukarıda sorduğumuz sorunun cevabını verebiliriz: Dini ya da ladini olsun oligarşik bir diktayı savunmak herhangi bir akıl sahibinin kabul edebileceği bir siyasi mücadele hedefi olamaz. Bu ülkenin düşünen insanları kayıtsız şartsız demokrasi etrafında güçlerini birleştirmelidir.

Son olarak, inananlar açısından egemenliğin nihai noktasına gelirsek: Kozmolojik anlamda “Egemenlik Allah’ındır”, çünkü bu alemi O yarattı ve O’nun yasaları hükmeder; bunun böyle olduğunu bilmek için bir ülkede yasa kitaplarının girişlerinde bunu şerhetmek şart değildir. Evrensel yasaları dikkate almayanlar kimi zaman hemen (örneğin yerçekimi yasası), kimi zaman daha geç (örneğin adalet) gafletinin bedelini öder.

Faydalanılan Kaynaklar:

– İhsan Eliaçık, “Cumhuriyet İslamcı Bir Proje Miydi?”, İslam’ın Üç Çağı, Çıra Yay., İstanbul, 2003
– Hamid İnayet, Çağdaş İslami Siyasi Düşünce, Yöneliş Yay., 1988, İstanbul
– A. Altay Ünaltay, “Bir Şark Masalı: Batılılaşma” Ülke Kitapları, İstanbul, 1998
– Kuran-ı Kerim Türkçe Meali, Diyanet İşleri Başkanlığı, http://www.kuran.gen.tr


 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu HTML etiket ve tanımlayıcılarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>