Köksüz Şeyler Yüzer *

10288732_10153395187714222_4725786999948225105_nCengiz Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel romanında Nayman Ana Efsanesi’nden hareketle “mankurt” motifini işlemiştir. Yazar burada Türk gençlerinin kaçırılarak türlü işkencelerle ne olduklarının, nereden geldiklerinin, ideallerinin ve hâsılı kendiliklerinin onlara unutturulmasını anlatmıştır. Mankurtlaştırılacak kişinin önce saçları kazınır, başına ıslak bir deve derisi geçirilir ve elleri kolları bağlı olduğu halde güneşin altında bekletilir. Dışarı doğru uzama imkânı bulamayan saçlar içeri doğru uzamaya başlar ve kişi aklını yitirir. Bu işkencelere uğrayanların çoğu canından olur. Sağ kalanların ise başlarına bir şapka takılır ve onlara şapkalarını almak isteyenlerin, aslında canlarını almak istediği yönünde bir fikir telkin edilir. Nihayetinde onlar birer mankurttur. Efendileri ne derse yapılacak olan odur. Öz iradeleri yok olmuştur.

Nayman Ana mankurtlaştırılmış oğlunu bulur lakin gösterdiği bütün çabalara rağmen oğlu, ne kendini ne atasını ne de anasını hatırlar. Hazindir ki annesinin, şapkasını almak istemesinden onu öldüreceğinden korkarak efendisine koşulsuz itaati neticesinde kendi öz annesini öldürür. Annesi canını teslim ederken dahi “Babanı unutma.” der. Oğlunu kendine getirmeye, aslına döndürmeye çalışır ve bu yolda canını verir.

 

??????????????????????????

Aytmatov, bu efsaneyle Kazangap’ın oğlu Sabitcan’a gönderme yapar. O da aslını, değerlerini, gelenek göreneklerini unutmuştur. Rusların arasında asimile olmuş ve bir nevi mankurtlaşmıştır. Efsanede yukarıda bahsettiğimiz işkencelerle yapılan mankurtlaştırma, burada da farklı usullerle uygulanmıştır.

Cengiz-Aytmatov

 

Mankurtlaştırma dediğimiz şey bugün hala yapılan bir şeydir, yalnızca şekil değiştirmiştir. Saçlarımızı kazıyıp başımıza deve derisi geçirmiyorlarsa da küreselleşmenin ezici gücü altında kim olduğumuzu unutturmaya çalışıyorlar. Artık asimilasyona maruz kalmak için bir ülkenin sömürgesi olmak ya da azınlık statüsünde bulunmak gerekmiyor. Milli ve örfi değerler daha çok turistlere pazarlanmak maksadıyla itibar görüyor. Fertlerin aidiyet duygusuysa gün be gün yıpranıyor. Bu durumda şunu sormamız gerekiyor: Adı Türkiye olan bir ülkede yaşıyoruz, nüfusumuzun çoğu Türk, Türkçe konuşuyoruz fakat acaba ne kadar Türk’üz, ne kadar kendimiziz?

Herhangi bir şeyi istediğimizde dönüp bakalım. İsteyen sahiden biz miyiz yoksa bizim bunu istememiz mi isteniyor? Önceden “kanaat tükenmez bir hazine” iken bugün lüksü ihtiyaç addeden, hep daha fazlası için kendini paralayan bir güruh var ve bunlar hızla çoğalmakta. Chuck Palahniuk’un Dövüş Kulübü adlı romanında “Sahip oldukların sonunda sana sahip oluyor.” şeklinde bir cümle geçer. Eşyanın tabiatı, insana hizmet etmektir. İnsan, eşyaya yine insanlığa hizmet etmesi için hizmet eder. Bugün eşyaya tapan; onu araç değil, amaç olarak gören insanlar var. Tüketim toplumu haline getirilerek varsa yoksa “Oraya buraya gittim.”cilik, “Onu bunu aldım.”cılıkla uyuşturulmak, mankurtlaştırmanın modern versiyonu olarak karşımıza çıkıyor. Hâlbuki bir yerlere gitmenin, bir şeyleri almanın, o yere gitmekten yahut o şeyi almaktan öte bir anlamı olmalıdır. Araçlar amaç olduğunda robotlar türer, özgün düşünce terk-i diyar eyler.

Bugün bireyciliğin üzerinde o kadar duran modern algı hangi bireyden söz ettiğini söylemiyor. Bizim mefkûremizde her şeyden azade bir birey olunmaz, bir cemiyetin ferdi olunur. Sürekli özgür düşünceden dem vuruluyor ancak herkes diziler vasıtasıyla düşünüyor ve dizi ağzıyla konuşuyor. Mesnetsiz ve gereksiz birtakım sözler “benim kişisel görüşüm” etiketiyle meşru ve sevimli gösterilmeye çalışılıyor. Maalesef ki bu çevrede bir konuda fikir beyan etmek için yetkin olmak lüzumu önemsenmiyor, hal böyle olunca da ağzı olan konuşuyor.

 

alışveriş

          Üslup, her şeydir. Mankurtlaştırmak, üslupsuzlaştırmaktır. Eskiler “Her yiğidin yoğurt yiyişi başkadır.” derlerdi. Şimdiyse üslup yok, moda var. Moda yani insanları moda sokuyorlar, tek tipleştiriyorlar. Moda girenler ise bunun kendi seçimleri olduğundan oldukça emin…

2012’de Umre’ye gittim. Bir şeylerin daha farklı olacağını zannettiğim bir yerdi. Oysa Kâbe’nin çevresinde Araplara özgü bir tek lokanta bile yoktu. Farklı olan şey McDonalds kuyruğuna kadın erkek ayrı girmekten ibaretti. Sonraki sene Balkanlar’da da benzer durumlar gördüm. Bosna, acı günlerinin hatırası taze olmasına rağmen beklediğim milli duruşa sahip değildi.

 

design-de-moda

İsmet Özel, “Amerikalı değilim, asla olmayacağım.” diyor. Bugün Mankurtlaştırmanın Hollywood filmleriyle yapıldığını söylemek hiç de yanlış olmaz. Lafa geldi mi mangalda kül bırakmadığımız da özümüze dönmeye yanaşmadığımız da bir gerçek.

Bahsettiğim tek tipleştirme hareketinin en net tesirini kadınlarda görebiliriz. Estetik ameliyatlara –keyfi olarak- rağbet edilmesi bunun alametidir.  Her “sezon” bir şey idealize ediliyor ve bunu standart kabul eden insancıklar vasıtasıyla birilerinin cepleri doluyor. Daha da fenası kendisiyle barışık olmayan, kendisini sevmeyen bireyler yaratılıyor. Kendine hayrı olmayanın, milletine bir faydası olamayacağı da aşikâr. Dış görünüşüyle kafayı bozan bu insanlar aynı zamanda şımarık çocuklar gibi her şey hemen olsun istiyorlar. Emek vermek onların lügatlerinden adeta silinmiş. Bitmez tükenmez birincil ihtiyaçları olan bu kitleden, bir sonraki merhaleye geçip fikri meselelere alaka göstermelerini beklemekse zaten gülünç…

Mankurtlaştırma faaliyeti bunu yapanların yani “efendilerin” emellerine hizmet eder. Mankurtlaştırdıkları insanları maşa olarak kullanırlar. Onların nazarında bu insanları bir kıymeti yoktur. Zulümle veya özendirmeyle yapmış olmaları sonucu değiştirmez çünkü gaye aynıdır: Uyuşturmak, kullanmak ve atmak!

*Ahmet Hamdi Tanpınar

 

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.