«

»

Oca 17

Mevrid-i Nass’ta İçtihada Mesağ Vardır

Altay ÜnaltayMecelle-i Ahkâm-ı Adliye veya kısaca Mecelle, 1868-1876 yılları arasında Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki bir komisyon tarafından derlenerek İslam’ın Hanefi mezhebi hukuku sistematize edilir ve özetlenerek bir kanun külliyatı oluşturulur. Kimi araştırmacılara göre Roma hukukunu derleyip özetleyerek Bizans devletinin hizmetine sunan ve Roma hukukunun modern çağa ulaşmasını sağlayan Jüstinyen kodeksinin ( M.S. 6. yüzyıl ) eşdeğeri bir hukuk eseridir. Her ne kadar Mecelle, Cumhuriyet döneminde yürürlükten kaldırılmışsa da 20. yüzyıl boyunca uzun yıllar eski Osmanlı havzasına dahil olmuş Mısır, Romanya gibi ülkelerde kanun külliyatına temel olarak kullanılmaya devam edilmiştir.

Aynı zamanda hukuk felsefesi açısından da kimi temel kaideler koyan Mecelle’nin ünlü kaidelerinden biri de şudur:

“Mevrid-i nass’ta içtihada mesağ yoktur.”

(Kesin hüküm olduğunda içtihada gerek yoktur.)

Anlamı: Kuran-ı Kerim’de ya da hadiste bir konuyla ilgili kesin hüküm bulunduğunda artık o konu ile ilgili yeni yorum ya da içtihat yapılmaz. Peki kim nass’ın o vaka ile ilgili olduğuna karar verecektir?

Ya da Mecelle diliyle şöyle dersek ne lazım gelir:

“Mevrid-i nass’ta içtihada mesağ vardır, zira o nass’ın o vakada varid olduğuna hükmetmek içtihaddır.”

“Rızkın onda dokuzu ticarettedir.” sözünün söylendiği Mekke–Medine İslam toplumunun ilk günlerinden bugüne dek 1400 küsur senelik bir zaman geçti. Mekke ve Medine’ye inen ilk Kuran vahyi ekonomik faaliyetin büyük oranda deve kervanlarıyla yapılan ticaretten ibaret olduğu ve servetin böyle elde edildiği tüccar bir topluma inmişti. Vahyin dilinden de bunu anlamak mümkündür: İnsanlar “hayırlı bir ticarete” çağırılır, Allah’a “güzel bir borç vermeleri” istenir, Allah’ın müminlerin “canları ve mallarını cennet karşılığı satın aldığından” söz edilir. “Müflis” kişinin dünya hayatında çok sevab elde ettikten sonra Mahkeme-i Kübra’da, üzerine hakkını aldığı diğer kişilere kendi sevab yükünün nasıl parça parça dağıtılarak sonunda elinde hiçbir şey kalmadığı anlatılır. Şüphesiz bunların anlatıldığı bu toplumda “rızkın onda dokuzu ticaretten” idi…

Kur’an’da ifade edilen bu deyimler, o toplumun hayatında baskın yer işgal eden ticaretten, dolayısıyla kendi gündelik hayatlarından alınmış örneklerdi. Bu sayede ilk Müslümanlar ne kastedildiğini derhal anladılar.

Hicretten birkaç on yıl sonra ise tüccar bir şehir toplumu şeklindeki İslam cemaati geniş fetihler sayesinde dev bir tarım imparatorluğuna dönüştü. Devir Hz. Ömer devriydi. İktisat baş döndürücü şekilde biçim değiştirmişti, gelinen bu noktada İslami mesajın ve hukukun bu yeni duruma uyarlanması gerekiyordu. Bu yeni durum, birçok başka cesur değişiklikle başarıldı. En önemli örnek, Hz. Ömer’in fethedilen arazileri gaziler arasında ganimet olarak bölüştürmeyip kamu malı sayarak bu konudaki ayetin lafzına açıkça aykırı bir karar alması ve bu konuda sahabenin eleştirilerini de cesaretle göğüslemesidir. Çünkü biliyordu ki asıl kendi yaptığı “mekasid-i şeria”ya uygundu, her ne kadar “lâfzî hükümle” çelişiyor görünse de.

Ömer bunu yapmasaydı ne olurdu? Geniş tarım arazileri ve hatta üzerindeki köylüler bir azınlığın malı haline gelir, Avrupa Ortaçağ’ında görülen feodalizmin aynısı İslam devletinde de cari uygulama olurdu. Ama o İslam toplumunu bu açık adaletsizliklerden korudu. Kendisine çıktığı bu yeni yolda ilham veren ise “Mal, içinizden yalnız zenginlerin arasında dönen bir düzen olmasın.” ilahi emri oldu. Kurduğu adil düzen Emeviler iktidara gelene dek sürdü ve onu tarihte adaletin timsali haline getirdi.

Yüzyıllar sonra Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları da o dönemden aldıkları ilhamla bir “ikta düzeni” kurdular. Osmanlı’nın son dönemlerinde bu düzen dejenere oluncaya dek güçlü ve adil bir toplumsal yapının ekonomik altyapısını oluşturdu.

Karl Marx, Osmanlı ve diğer Doğu imparatorluklarındaki bu merkezi devlet gözetiminde sürdürülegelmiş toprak düzenine “Asya Tipi Üretim Tarzı” (ATÜT) diyerek onu Ortaçağ Avrupa’sının feodal toprak düzeninden ayırır. Batı’da feodalizmi yıkarak yerine geçen Burjuva, feodal ağaların serf (köle) adı verilen köylüleri, üzerlerinde yaşadıkları topraklarla birlikte mülk edinerek soyup emeklerini yağmalamasını ve bu yolla zenginlik biriktirmesini; hızla kendi kapitalist üretim düzenine uyarlayarak atölye ve fabrikalara yığdığı topraksız-yurtsuz köylü sürülerinin (proleter) emeğini aynı derecede acımasızca yağmalayarak yükselmiş ancak Doğu’da merkezi devlet eliyle iyi kötü adil şekilde bölüştürülmeye çalışılan toplumsal hâsıla bir servet birikimi geleneği oluşturmadığı için ülkemiz de dâhil birçok Doğu-İslam ülkesi modern kapitalizme adapte olamamıştır.

Kimilerine göre tarih öncesi, premodern ya da Doğu’nun makûs talihi olarak görülen bu sosyopolitik gelenek tarihimizin emek ve insan yağmasına büyük çapta yabancı olduğuna bir kanıt olsa gerektir. Ama biz öykümüze geri dönelim.

Tarım imparatorlukları dönemi yüzlerce yıl sürdü ancak sonunda 18. – 19. yy.lar geldi çattı. O dönemde İslam uygarlığı tekrar ilk dönemlerindeki kadar muazzam bir değişimin meydan okuması ile karşı karşıya kaldı: Sanayi Devrimi.

Ne yazık ki bu kez uygarlığımız genç zamanlarındaki gibi bir çevikliğe ve meydan okumaya karşı çıkacak enerjiye sahip değildi. İçinden cesur reformcular da çıkaramadı çünkü skolastisizm tüm ufukları karartmış, içtihat kapısı kapanmış, düşünce donmuş, ilmi faaliyet şerhler ve haşiyelerden ibaret kalmıştı. Zaman zaman bu alacakaranlık içinde parıldayan kimi şahsiyetler ortaya çıksa da bunların çabaları münferit olaylar olarak kaldı, onların yaydığı ışık genele aksedemedi. Bugün biz bu 200 yıllık sıkıntıları yaşıyoruz.

Orijinal bir çözüm geliştiremeyince bize de yapılanları taklit etmekten başka bir yol kalmadı. Neticede İslam toplumlarının aydın-elit kesimi hemen hemen her yerde ikiye bölündü: Batıcılar ve Gelenekçiler.

Batıcılar uygarlığın doğusu ve batısı olmadığını, şu an uygarlık meşalesinin Batı’nın elinde olduğunu, öyleyse geri kalmamak ve yok olmamak için bunun aynen taklit edilmesi gerektiğini söylediler ve birçok ülkede gelenekçi aydın-ulema’daki tereddüt ve kararsızlıktan faydalanarak bu fikirlerini uygulamaya çalıştılar. Sömürgeciliğin boyunduruğundan kurtulduktan sonraki Kuzey Afrika, Balkan Müslüman toplumları, Türkiye, İran, Suriye, Irak ve önce Çarlık Rusya’sı sonra da Sovyet egemenliği altındaki Kafkas ve Orta Asya Türk ve İslam beldelerinde Batıcılar ve gelenekçiler arasındaki çekişme yer yer açık bir çatışma boyutunu aldı; Batıcılar gelenekçileri gerektiğinde şiddet kullanarak tasfiye etti.

Ancak tasfiyeden sonra iktidarda rakipsiz kalmalarına, cüzi itiraz ve engelleme görmelerine rağmen Batıcıların planları toplumlarını kalkındırmak ve “çağdaş uygarlık seviyesine getirmekte” başarılı olamadı. Ortaya uygarlık köklerinden koparılmış ama modern çağa da ayak uyduramamış muallakta toplumlar, yersiz yurtsuz aydın zihinler, kendi kültürlerinden utanan nesiller, sağlam köklere tutunamayan toplumsal ahlakın geçirdiği sarsıntılar nedeniyle türedi bir yağmacı lümpen-burjuva kesimi çıktı. Toplumsal ahlakın hukuk ve düzene mesnet teşkil etmesi görevi de geçirdiği sürekli sarsıntılar nedeniyle sekteye uğrayınca adalet, siyaset, eğitim ve iktisatta toplumsal kurumların yozlaşmaları kaçınılmaz oldu.

Gelenekçi aydın ve ulema kesimleri bu menfi değişikliklere direndiler ve Batıdan tümüyle ithal edilerek bize aşılanmaya çalışılan bir kültür ve uygarlığın bünyemize uymayacağını her fırsatta haklı olarak tekrarladılar. Ancak onların yaygın toplumsal işlevleri genelde itiraz nokrasından ileri gidemedi, içlerinden çıkan “alternatif fikir” sahipleri ne toplumlarında ne de kendi fikir yoldaşları arasında yaygın bir olumlu etki yaratabildi.

Her şeye rağmen gelenekçi kesimin direnişi toplumlarında bir itiraz ve karşı iddia burcunu yükseltiyor ve bugün olmasa da yarın bu topraklardan insanlığın, artık herkesçe kabul edilen, felakete doğru gidişine dur diyebilme, ona başka yollar gösterebilme ümidini diri tutuyordu. Ülkemizde ve kimi başka İslam toplumlarında gelenekçi kesimlerin de giderek bu direnişi terk ettiği ve Batılı toplumsal çözümlere kucak açmaya başladığının görülmesi, tarihimizde bir dönemin daha kapandığını simgeliyor. Acaba tarihin bundan sonraki seyri buradan nereye olacaktır? 200 yıldır direniş ve alternatif getirebilme adına yapılagelenler, belki mevzi ve kısmi başarılar getirebilmişlerse de genelde yetersiz olmuşlardır, yoksa bugüne dek kalıcı sonuç verirlerdi. Bunu açık yüreklilikle kabul edelim. Öyleyse başta da söylendiği gibi kınayıcıların kınamasından korkmayan cesur fikirlere ihtiyacımız var.

Ya da Mecelle diliyle; “Mevrid-i nass’ta içtihada mesağ vardır, zira o nass’ın o vakada varid olduğuna hükmetmek içtihaddır.”

1 yorum

  1. enis.diker@gmail.com

    İtirazın karakteri aynı değil, dünyadaki gidişata göre değişebiliyor. Kabaca kültürel muhafazakarlık, milli görüş, neoliberal iktisada uygun itirazlar. Birbirleriyle ne kadar irtibatlı ve ve devamlılık sağlıyor tartışmalı. Mesela şöyle bir sonuçtan bahsetmek mümkün neoliberal iktisada göre başarı sayılan bir diğerine göre başarısızlık kabul edilebilir sanırım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu HTML etiket ve tanımlayıcılarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>