Kronik

Adem KurumSaat: 06:45

– Kalkmalısın.

– Lütfen kalkar mısın?

– Kalkmalısın

– Kalk ulan..

Tamam bu son ertelemeydi zaten saydım tam altı oldu. Teknoloji nimeti en sevdiğimden, diye söylendi. Ne güzel 12 alarm kuruyorum tam altıncı alarmda kalkıyorum, ne güzel bir şey bu…

Hızlı çok hızlı hareket etmeliyim. Aşırı dozda işsizliğe maruz kalmadan çıkmalıyım bu evden. Bu ayna bu kadar güzel bakarken bana çok zor evden ayrılmak… iyi ki diğer yarısı yok aynanın, yoksa işsizlik kalıcı olurdu dedi, az biraz tebessüm çokça şüphe ile çıktı evden..

– Çat!

Kapı çok gürültülüsün yine.

Merdivenler bile alışmıştı, artık yarıya geldiğinde direkt zemine atlamasından her ne kadar şikâyet de etse sakin apartman insanları kabullenmişlerdi bu durumu. 5 dakika olmadan bitti durakta ama aklı evdeydi. Ne vardı ki bu durumda, düşünme suç olmaktan çıkarılalı çok olmuştu. En çok da şofbeni merak ediyordu, tabi ocağı, camı, kapıyı pencereyi, ütü fişte mi kalmıştı? Keşke hepsinin resmini çekseydim diye söylendi. Kapı tam kilitlenmediyse demeye kalmadan, ah şu annem, diye iç geçirdi. Yalnız yaşamanın, yalnızlığın en kötü yanı işte bu. Bırakıp gitmeseydi beni, en azından her sabah eve kadar geri yürümek zorunda kalmazdım fişteki ütüyü, ocaktaki çaydanlığı, kapının kilidini kontrol etmek için…

– Eve bir dişi şart.. köpek mi alsam demeye kalmadan, melekler aklına geldi boş ver dedi, yürümek iyi gelir ayaklara..

Etrafımdaki sevgilerin hepsi gerçek olmalı ki bana hiç kalmamış dedi. Otobüsün orta taraflarına doğru sağlı sollu ilerlerken bir cam kenarı yakaladı, karşılıklı olması daha iyi, dedi güne iyi başlamanın keyfini pek süremeden:

– Çok çirkin dedi.

Bugünkü ilişki biraz sıkıcıydı. Sosyal âlemde serbest bir ilişki sahibi olmanın vermiş olduğu güvenle kaşlarını çattı yüzünde sevilen bir insanın şımarıklığı ile Yeşilçam kahkahası patlattı içinden: ‘hahahaha..’ bu kahkaha habercisiydi ‘liman’ durağının, terk ediyorum seni bakışının ardından bu kızı da yüzüstü bıraktı.

Vapur yine aynı yerinde, bir gün seni de terk edeceğim, demeye kalmadan vapurun selamına bir selam çaktı.

– Sigara iyi ki varsın. Ah bir de tam yarıda bırakmasam seni, yetimin hakkını sonuna kadar sömürsem… Ama alışkanlık işte.

– Kahretsin. Ne sevgiler, ne aşklar, ne purolar, ne çikolatalar yarıda kaldı hatta bir keresinde o kadar ki annemin çayını bile yarıda bıraktım. Belki de bu yüzden bıraktı gitti. Ama alışkanlık işte yarı yolda bırakmak, ben de böyleyim, dedi. Sigaradan aldığı 4 dumanın ardından yine ayrılık.

Vapurun kıçı en sevdiğiydi. Jennifer halt etmiş senin yanında, dedi. Yine komikti, yine güldü ama uzatmadı, onu da yarıda bıraktı.

İş yeri çok sıkıcıydı. Onu her an terk edebileceğimin farkında sanki demeye kalmadan müdürün kapısında buldu kendini.

Kararlı ve mağrur bir şekilde yüksek tondan:

– İşi bırakıyorum, dedi.

Müdür şaşırmadı. Ve içine içine konuştu:

– Ulan sanki çalışıyormuş gibi. 9’da gel 12:30’da git. Yarım gün… Dayına dua et.

– Tamam oğlum, git ama istediğin zaman gelebilirsin, kapımız sana her zaman açık, seni çok arayacağız.

İlk kez işten bu kadar erken çıkmanın telaşıyla 12:45 vapurunu beklemeden 10:20 vapuru ile geri döndü.

– İşte evim. Priz tamam, şofben 0’da, olamaz, dedi, olamaz su çok azalmış, az daha görmese yarıyı geçecek ve hâlâ değiştirilmemiş, hastalanıyor muyum acaba, diye söylendi. Hatta biraz canını bile sıktı, bütün günü rezil olmuştu.

– Kalk!

– Haydi kalk!

İş yok bu gün yat, diyemeden son ertelemeyle ister istemez rutin bir gün daha başladı.

Hızlı adımlarla merdivenlerden zıplaya zıplaya, kafada birkaç veya birkaçtan biraz çok soru işaretiyle otobüse zor attı kendisini.

Ön koltukları yaşlılara terk ettikten sonra bugünkü yolculuk da ayakta olsun dedi.

– Kim ki bu kız, niye dikkatli dikkatli bakıyor. Gözleri ne güzeldi kirpikleri de fena değildi, ellerinin çirkinliğine rağmen kaşları en güzeliydi, karmaşık bir yüz hattı vardı. Böyle bir kızı daha önce hiç terk etmemişti.

En son yattığı hastanenin kadınlar koğuşunda arada sigara içmeye çıkan bir kız vardı ama o bile bu kadar güzel değildi. Hastaneyi özlediğini hissetti. En son gün alkışlarla uğurlanmıştı. Doktorun bile gözlerinin dolmasına sebep olmuştu o alkış sahnesi, en sonunda dayanamayıp “yeter artık bu kadar şamata” diyerek gizlemişti gözyaşlarını…

Şeytan diyor ki içme ilaçlarını yat hastaneye yeniden.. ama aynı koğuşa.. hasta fenerli Cemil, zevzek İsmail, hemşire taş Betül.. ah o Betül az çekmedi benden az terk etmedim onu dedi.

– Akıl işte, aptal kız benim gibi adama âşık olunur mu? Ne aşktı ama ..28 gün 6 saat 15 dakika boyunca her gün görmeye geliyordu beni dedi. Onu bile yarı yolda bıraktım, kahretsin onu bile… bu kız kimdi ki acaba hastanede olsaydı keşke, aşkımdan kudurturdum onu, diye söylendi. Bu havasından eser kalmazdı aptalın, diye kızdı. Otobüsün tam ortasında iniş merdivenlerinin hemen önünde aynı demirden tutuyorlardı. İşte bu, dedi, işte bu… kız ona baktı.. o kıza.. ama kızdan önce o bakmıştı. Biraz daha bakmalıydı, tam bağlansın ki terk ettiğinde kız acı çeksin terk etmeye ramak kalmışken

Otobüs konuştu:

– Müze, dedi..

Zamansız bir yerde konuşmuştu, neydi, niyeydi bu acele, saçmalık, dedi. Otobüsün o ihanetinin ardından kızda demirden ayırdı elini, gözlerini de aldı gitmeye koyuldu.

– Olamaz, diye, bağırdı ama sesli… sen beni terk edemezsin, sen kendini ne zannediyorsun?

Cümlenin sonunda acıyan ve şaşkın gözler üzerinde kızın ardından indi. Kolundan çekti kız afalladı.

– Beni terk edemezsin.

Duygu, sevgi, aşk yoksunu kalmanın vermiş olduğu zavallılıkla kız bağırmaya başladı.

– Sapık var!..

– Ulan hem âşıksın hem de bağırıyorsun, diye demeden edemedi. Daha fazla uzatmanın anlamı yok. Bu ilişki bitti, asıl ben seni istemiyorum, dedi.

“Ah şu polis az daha geç gelseydi Cemil abi”

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.