Rekabet Kavramı Üzerine

Uğur Uçarİçinde yetiştiğimiz ortam, okul yılları, sonrasında iş ortamı; bizleri, hastalıklı düşüncelerle dolu canavarlara dönüştürmeye zorlamış durmuştur. Başarının yegâne amaç olduğu yanılgısı bizlere aşılanmış, başarıya giden yolda her şeyin mübah olduğu fikri yaygınlaşmıştır. Başarıya ulaşabilmek için rekabetin gerekli olduğu görüşüne de sanıyorum hepimiz aşinayızdır.

Çevremizdekiler, aileler, öğretmenler, işverenler de rekabeti teşvik etmiştir genelde. Şirketlerin performans sistemlerinden, okuldaki sınavlara kadar pek çok örnekle bu görüş detaylandırılabilir. “Bak, şunun çocuğu şu üniversiteyi kazanmış.”, “Bak, şu, şunu almış.”, “Bak, şu, şuraya müdür olmuş.” gibi cümleleri ise hemen hemen herkes ailesinden ya da çevresinden işitmiştir.

Arapça’da kontrol etme, denetleme anlamında olan[1] rekabet kelimesi Türkçe’de farklı bir anlam kazanmıştır. TDK’ya göre rekabet[2]:
1. Aynı amacı güden kimseler arasındaki çekişme, yarışma, yarış
2. Herhangi bir etkinlik alanında ayrı ayrı kişi ya da gruplar arasında sürdürülen üstün olma mücadelesi.

Peki aynı amacı güden insanlar neden diğerinden üstün olma gayreti içerisine girer? Neyin yarışındayız?

Bu sorulara antitez olarak
– Sağlıklı ya da “tatlı” rekabetin, kazananı da kaybedeni de geliştirdiğini
– İyi bir rakibin yokluğunda gelişemeyeceğimizi, çıtayı yükseltemeyeceğimizi
– Aynı zamanda zayıf bireylerin bu sayede elenmesiyle daha seçkin ve güçlü bireylerin elek üstünde kaldığını
söylüyorlar.

Bu antitezleri de göz önünde bulundurarak konuyu ele almaya çalışalım.

Evet rekabet, serbest piyasada fiyatların belirlenmesi, müşterinin menfaati ve tekelleşmenin önüne geçilmesi noktasında gereklidir. Çoğu zaman rekabet, bireylerin ve toplumların gelişmesine katkı da sağlamaktadır. Fakat rekabetteki küçümsenmeyecek mesai de rakibi tırpanlamaya, onu alaşağı etmeye yönelik işlere ayrılır. En sağlıklı olanında dahi muhatapların arasında bir çekişme, bir çekememe, bilerek ya da bilmeyerek içten içe biriktirilen olumsuz duygular yer alır. Neticede bu mücadele sonrasında rakiplerden her biri ilk aşamaya göre belli yollar kat etse ve gelişse bile ortaya çıkan negatif duygular ve olumsuz etkiler de yabana atılacak minik ayrıntılar değildir. Aslında rekabet kelimesinin başına getirilen “tatlı” nitelemesi bile bu kavramdaki olumsuzluğu azaltma/dengeleme çabasından başka bir şey değildir.

Özgür Bolat da Hürriyet Gazetesi’ndeki 08.11.2012 tarihli, “Rekabet Çocuklara Nasıl Zarar Veriyor?” başlıklı köşe yazısında[3] bu sorunun cevabını yapılan araştırmalardan hareketle ortaya koyduktan sonra şöyle diyor:

“Rekabetin olduğu bir ortamda sevgi değil, yargı ortamı oluşuyor.

Ne öğrendiğin değil, kazanıp kazanmadığın önemli olunca çocuklar da öğrenmeden kazanmanın yoluna bakıyor.

Geri bildirim ve gelişim sistemi ortadan kalkıyor, tek amaç kazanmak oluyor.”

Velhasıl yan etkileri küçümsenmeyecek kadar tehlikeli bir ilaçtır bence rekabet.

Bir de aklıma şu sorular geliyor:
– Gelişebilmek için rekabetin gerekli olduğunu iddia edenler, karşılarında bir rakip bulamadıklarında ne yapacaklar?
– Rekabeti savunanların iddia ettikleri gelişmişlik ve başarı, geçerli ölçütler midir?
– Amaç başarı ve gelişmekse eğer rekabet, vazgeçilmez, alternatifi olmayan bir yol mudur?

İhtiyacımızın rekabet değil; çalışmak, birlik olmak, bildiklerimizi paylaşmak, birbirimize destek olmak olduğunu düşünürüm acizane. Bireysel başarılar, bireysel kazanımlar birincil önceliğimiz ve hedefimiz olmamalı. Biz bireyselliği değil dayanışmayı, yardımlaşmayı, diğerkâmlığı teşvik eden bir kültürden, gelenekten geldik. Acaba nereden kapıldık bu üstünlük kurma hastalığına, nasıl bulaştı “rekabet” denilen bu virüs bize?

Bu konuda somut örnekler vermek gerekirse rekabetin dozunu kaçırmış gelişmiş ülkelere ve savaşlara bakabiliriz. Evet, savaşlar teknolojinin, icatların, endüstrinin ve “gelişme”nin tetikleyicisi olagelmiştir. Peki ya akan kanlar, yıkımlar, zihinlerde açılan yaralar? Onlar nasıl onarılacak? Savaşlar olmadan da bu noktaya gelmenin bir yolu olamaz mıydı?

Güzel ülkemize ve onun güzel insanlarına da bir bakalım. Pek çok konuda neden başarısızız, neden gelişemedik bir düşünelim. Hem bizde kıran kırana da bir rekabet de var!

Kaliteli, zeki insan kaynağına mı sahip değiliz, yoksa dayanışma ve birlik kültüründen mi uzaklaştık iyice?

Bir de Japonya’ya bakalım. Neden pek çok konuda dünyanın lokomotifi konumundalar? Çok mu zekiler, daha fazla mı yetkin insana sahipler? Ya da nedir püf nokta?

Anahtar, çalışkanlık ve kolektif inanmışlık olabilir mi? Tek yumruk gibi hareket etme ve bunun tetiklediği sorumluluk/görev bilinci ve çalışma azmi olabilir mi?

Cevabı bulabilmek için Burhan Gören’in, Eylül 1996’da Sızıntı Dergisi’nde yayınlanan “Yönetimde Yeni Anlayışlar” makalesinden[4] bir paragrafa göz atalım:

“Japon yönetim prensiplerini anlayabilmek için Japon ekonomik sistemine kısaca göz atmakta fayda olacak. Japonya’da ekonomik sistem büyük şirketler üzerinde kurulu bulunuyor. Şirketler arasındaki ilişkiler rekabete değil, karşılıklı dostluk ve dayanışmaya dayalı. Öyle ki Keiretsu denilen bir kardeş kuruluşlar sistemi geliştirmişler, kardeş kuruluşların çalışanları, birbirlerinin ürünlerini kullanmayı tercih ediyorlar. Bu ise dış ülkelerin Japon iç piyasasında tutunmalarını güçleştiriyor. Şirketler temelinde gözlenen dayanışma, çalışanlar arasında da geçerli. Japon milletini batıda ayıran en belli başlı özelliklerden biri; ferdiyetin değil, grup halinde iş yapma anlayışının hakim olması. Kültürlerinin bir parçası olan grup anlayış ve disiplinini en güzel bir şekilde iş hayatına aktarmayı bilmişler. Bugünün Japon toplumunda ferdin kendini ön plana çıkarması ve ferdi rekabet, hiç tasvip edilmiyor. Çevreleriyle uyum içinde çalışan ve yaşayan insanlar takdir ediliyorlar.”

Toplam Kalite Yönetimi’nin kurucularından ve öncülerinden olup “Japonlar’a kaliteyi öğreten Amerikalı”[5] olarak bilinen Prof. William Edwards Deming’in[6] “The New Economics: For Industry, Government, Education” kitabının[7] tanıtım yazısında da şu alıntıya yer veriliyor:

“Şimdilerde gördüğümüz rekabet tahrip edici. İnsanlar, herkesin kazanmasını hedefleyerek hep birlikte bir sistem gibi çalışsa daha iyi olurdu. İhtiyacımız olan şey, işbirliği ve yeni tarzda bir yönetim anlayışına dönüşümdür.”[8]

Mustafa Balbay da, Cumhuriyet Gazetesi’ndeki 14.09.2013 tarihli köşe yazısında[9] şu çarpıcı anekdotu aktarıyor:

“Türkçeyi de iyi konuşan bir Japon diplomatla iki ülke insanının davranış biçimlerini karşılaştırıyorduk. Diplomat, Japonya’nın Türkiye’de yatırım yapması için de çok çaba harcamış, zaman zaman heyetler halindeki müzakerelere katılmış.

İlk saptaması şu oldu:

‘Bir Türk beş Japon’a bedeldir. Ancak beş Japon elli Türk’e bedeldir.’

İlk cümle hoşuma gitti ama ikincisinde duraladım. Arkasını şöyle getirdi:

‘Karşılıklı bir müzakerede biz, iş bölümü ile hareket ederiz. Birimiz sözcü olur, karşıya cevap verir. Birimiz ona yardım eder. Birimiz sadece karşı tarafın sözlerini ve davranışlarını not eder. Birimiz kendi ekibimizin artılarını, eksilerini kayda geçirir.’

Arkadaş, böyle bir Japon heyetinin karşısındaki Türkleri ise şöyle tarif etti:

‘Hep beraber konuşur, hep beraber susarsınız.’

Diplomatın öteki örneği şu:

‘Bir Türk işçisi üç dört işçinin ancak çalıştırabileceği iş makinesini tek başına başarı ile yönetebilir.’”

Sonuç olarak en sağlıklı tarafıyla bile rekabet, rakiplerde gelişmeye sebep olsa da yegâne ve/veya ideal çözüm olarak görünmemektedir. Rekabetin avantaj ve dezavantajlarını analiz edebilmek için bu kavrama makro ölçekten bakmalı, elde edilen toplam başarıyı hesaplamalı, negatif yönlerini de bu toplamdan çıkarmalıyız. Çıkacak olan sonuç her ne olursa olsun, kolektif başarıya odaklı bir birlikteliğin sonuçlarından daha olumsuz olacaktır.

Bizlere düşen ise bu rekabet hastalığından kurtulmak ve birlik olabilmektir. Tekerleği yeniden icat etmemize de gerek yok, muhtaç olduğumuz kudret geleneğimizde ve kültürümüzde mevcuttur.

Dayanışma, yardımlaşma ve birlik beraberliği öğütleyen sayısız atasözlerimizin bizlere bu konuda yol gösterici olmasını dilerim.

 

Dipnot: Konuyla ilgili olarak Özgür Bolat’ın Hürriyet Gazetesi’ndeki, 02.10.2009 tarihli, “Rekabet Çocukları Nasıl Etkiliyor?” başlıklı yazısı da okunabilir:
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12599630.asp

“Lee Jenkins – ‘Deming İlkelerini Uygulayarak’ Sınıflarda Öğrenmenin İyileştirilmesi” kitabı da faydalı gibi: http://www.idefix.com/kitap/siniflarda-ogrenmenin-iyilestirilmesi-deming-ilkelerini-uygulayarak-lee-jenkins/tanim.asp?sid=R3DBE5EBY4KVL1SN7XM3

“Bozkurt Güvenç – Japon Kültürü (Nihon Bunka)” kitabı da ilginç bir kitaba benziyor: http://www.idefix.com/kitap/japon-kulturu-bozkurt-guvenc/tanim.asp?sid=GRQP0WWQQK5KJ4TZQ2XP

Kaynaklar:
1) Nişanyan Sözlük, rekabet maddesi: http://nisanyansozluk.com/?k=rekabet
2) TDK Sözlüğü, rekabet maddesi: http://tdk.gov.tr/
3) Özgür Bolat’ın Hürriyet Gazetesi’ndeki 08.11.2012 tarihli, “Rekabet çocuklara nasıl zarar veriyor?” başlıklı köşeyazısı: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/21875424.asp
4) Burhan Gören’in Sızıntı Dergisi’nin Eylül 1996 sayısında yayınlanan “Yönetimde Yeni Anlayışlar” makalesi: http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/yonetimde-yeni-anlayislar.html
5)”Rafael Aguayo – Dr. Deming [Japonlara Kaliteyi Öğreten Amerikalı] – Japon Mucizesinin Mimarı” kitabı: http://www.idefix.com/kitap/dr-deming-japon-mucizesinin-mimari-rafael-aguayo/tanim.asp?sid=JZI7ZAUBOD8G9CS3TD8X
6) William Edwards Deming hakkında: http://www.turkcebilgi.org/kim-kimdir/e/edwards-w.-deming-16809.html
7) “The New Economics: For Industry, Government, Education” kitabı: http://books.google.com.tr/books/about/The_New_Economics.html
8) İlgili alıntının aslı: “… competition, we see now, is destructive. It would be better if everyone would work together as a system, with the aim for everybody to win. What we need is cooperation and transformation to a new style of management.”
9) Mustafa Balbay’ın Cumhuriyet Gazetesi’ndeki 14.09.2013 tarihli, “Bir Türk 5 Japona Bedeldir Ama…” başlıklı köşeyazısı: http://www.ilk-kursun.com/haber/157077

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.