«

»

Şub 20

Dil ve Cins

Altay Ünaltayİngilizce, Almanca, Fransızca gibi Batılı bir dil öğrenen Türklerin en büyük dertlerinden biri de eril-dişil harfitarifler ve kişi zamirleridir. “O kadın”dan bahsederken İngilizcede “she” yerine hala benim gibi “he” diyen Türkler çoktur. Aynı dert Arapça, İbranice, Rusça vb. diğer dilleri öğrenenlerin de başındadır. Kimi dilbilimciler bunun dilin zenginliğini artıran bir boyut olduğunu söylemekte ise de dilde cinsiyet ayrımı ile kadınların toplum içindeki yerine birlikte baktığımızda ilginç sonuçlar alıyoruz: Hemen tüm bu dilleri konuşan toplumların tarihinde kadın ikinci sınıf bir insan olmuş ve yer yer “erkeğin mülkü” kabul edilmiştir.

Eski Dünya’nın kadim dilleri Latince ve Yunancanın da benzer şekilde cins ayrımı ve kadınlara toplumda verilen yer açısından bir istisna olmadığını görüyoruz. Kadın bu iki kadim medeniyette de ikinci sınıf konumunu korumuş; miras, çocukları üzerindeki velayet hakkı vb. insani haklardan yoksun sayılmıştır. Kadim Yunan’da erdemli bir kadının yapması gereken Gynaeceum’da kocasına kavuşacağı günü beklemek, evlenince evinde oturmak, çocuklarını doğurmak ve onları yetiştirmektir. Gerçek aşk kadınla erkek arasında değildir, genç erkeklerle (14-17 yaş) onların koruyucusu ve yol göstericisi daha olgun erkekler arasındadır. Kadının toplumdaki aşağı rolü, hatta toplumdan tamamen dışlanmış olması, erkeklerle de homoseksüel ilişkilerin kapısını açmıştır.

Kadim Roma’da da kadınların durumu daha iyi değildi. Bu toplumda da homoseksüel ilişkiler vardı ama Yunan’daki gibi yaygın değildi. Roma Hıristiyanlaştıktan sonra da kadınların ikinci sınıf statüsü devam etti. Roma hukukunun kodifikasyonu ve kısaltması olarak tarihte yerini alan İmparator Jüstinyen’in “codex juris civilis”inde kadınlar geleneksel ikinci sınıf rollerini aldılar. Çocukları üzerindeki velayet hakkı, mirastan pay ve diğer birçok medeni hakları yok sayıldı.

İslamiyet’in doğduğu Arap topraklarında da durum pek değişik olmamıştır. Arap gramerinin erkek dişi ayrımı kadının üzerine olanca ağırlığıyla çökmüş, Hz. Peygamber döneminde başlatılan birçok reform ise Asr-ı Saadet’ten sonra unutulmuş, kadim Arap geleneği kovulduğu topraklara geri dönmüştür. Kadınların cahiliye dönemindeki durumları için acı bir örnek, kız bebeklerin öldürülmesidir. Kur’an “Rızık korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin.” diye emrederek bu geleneği yasaklamıştır. Burada “rızık korkusu” ibaresine dikkat çekerek arka plandaki ayrımcı cahiliye manzarasını biraz resmedelim. Kız bebeklerin öldürülmesine sebep, babalarının onlara karşı merhametsizliği değildi. Tam tersine, belki de merhametten kaynaklanan bu uygulamanın nedeni şu idi: Geçinemeyen fakir Arap, Mekke’nin zengin kişilerinden faizle borç alıyordu. Venedik’in tüccar efendileri “doc”lardan bile daha acımasız ve açgözlü olan bu zenginler faiz katlanarak artıp borçlu iyice borcunu ödeyemez hale gelince o kişinin ve oğullarının boynuna birer ip geçirip onları köle pazarında satıyor, karısı ve kızı ise geneleve konularak çalışıp borçlarını ödemeleri isteniyordu. Fakir Arap babanın kız bebeğini öldürmesi böyle bir acı ve şerefsizliği evladına yaşatmak korkusundandı.

Karşılaştırmak için bugün kredi kartı borcunu ödeyemeyen bir aile babasının oğullarının köle, kızlarının ise fahişe edilerek alacaklı bankalarca satıldığı bir düzeni hayal edin. Sizce kimse kızını düşmesindense öldürmeyecek midir? Belki böyle bir karşılaştırmayı abes bulabilirsiniz, yüzyıllarca sürmüş bir uygarlık gelişiminden sonra artık köleliğin kalktığını, böyle bir şeyin geri dönmeyeceğini düşünürsünüz.

Şimdilik haklısınız.

Mekke’nin en ünlü tefeci ve genelevi patronlarından biri Kur’an’da “Ebu Leheb” adıyla geçen kişidir. Kur’an’da “Leheb” suresinde “Ebu Leheb’in elleri (işleri) kurusun!” denerek yaptığı iğrenç ticaret lanetlenir.

Asr-ı Saadet kölecilik ve kadını hor görmek konularındaki kadim Arap geleneğinin ağır baskısını kısmen hafifletse de tamamen kaldıramadı. Yine de kölelere ve kadınlara birçok haklar verildi, çok kadınla evlilik sınırlandırıldı ve geçindirebilmek gibi birçok şarta bağlandı. Ancak daha sonra kovulan adetler geri döndü. Saraylar köle ve cariyelerle doldu, yetmedi Emeviler tekrar borçlu ya da cezalı hür kişileri köle edindiler, daha sonra Abbasi devleti “zenc “ (zenci) isyanları ile sarsıldı.

Bugünün Farsçasında er-dişi ayrımı olmamasına rağmen kadim İran’ın dili eski Pehlevicede bu ayrım vardır. Zamanla bu ayrım kaybolmuş olmakla beraber Fars geleneğinde de kadına ikinci sınıf insan olarak bakış devam edegelmiştir. İran’ın eski dini Zerdüştlükte kadının ay hali ağır bir kirlilik hali olarak kabul edilmiş, uzun temizlenme ve arınma ritüelleri bu kirden kurtulmak için şart koşulmuştur. Bu bakış daha sonra Fars gelenekleriyle karışan kimi İslami anlayışları da etkilemiştir. Kadının Fars dilindeki değerini incelemek açısından dilimize de girmiş üç kelimeyi örnek göstereceğiz: zengin, zindan ve zincir.

– Zen–gin: Farsça lugavi manada “çok kadınlı” demektir, çok dertli manasındaki gamgin (gam – gin) gibi.
– Zin-dan ya da aslı zen–dan: “kadınlık”, kadınların olduğu yer demektir. Mumluk ya da “şam – dan” , gül suluğu “gül ab – dan” gibi.
– Zin-cir ya da aslı zen–gir “kadın tutan” demektir (cihanı elinde tutan cihan – gir gibi).

Sonuç olarak dilde başlayan er-dişi ayrımı, o dili konuşan zihnin insana bakışını da etkilemiş, ikinci sınıf insan ve giderek yer yer de üreme için faydalı bir “ev hayvanı” yerine konan kadının insanlık sahnesinden çekilmesiyle birçok yerde doğaya aykırı cinsel ilişkiler, kölelik ve sınıflı toplumlar açılan ayrım kapısından geçerek tarih ve günümüz sahnesindeki sevimsiz yerlerini almışlardır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu HTML etiket ve tanımlayıcılarını kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>